EN'AM SURESİ

    Paylaş
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:17 pm

    165 ayettir. Birkaç ayeti dışında Mekkî'dir.

    Bu sûre, tevhid ilkelerini bir araya toplamakta, îsâram inanç temellerini açıklamakta; özellikle ölümden sonraki dirilişle ilgili durumları, peygamber-liğin ispatını ve buna bağlı sorunları açıklamaktadır.

    Bu sûrenin bir defada, bütün halinde nazil olduğu konusundaki rivayet­ler birbirlerini desteklemektedir. Nafi', îbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet et­miştir: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "En'am sûresi bir bütün halinde bana nazil oldu. Yetmiş bin Melek ona refakat ediyordu. Melekler, teşbih ve tahmidde bulunuyorlardı."

    Bu sûrenin bazı ayetlerinin Medenî olmasını önleyecek bir engel yoktur. Daha sonra Peygamber (S.A.V.) bu ayetleri sûredeki yerlerine koymuştur.

    Kurtubî der ki: Bu sûre müşriklere, ölüm sonrası dirilişi yalanlayanlara ve diğer bİdatçılara meydan okumak İçin bir dayanaktır. Dolayısıyla bu du­rum, onun bir bütün halinde bir defada nazil oluşu gerçeğini güçlendirmek­tedir.

    Bu sûrenin daha Önceki süreyle bağlantısına gelince; Mâide sûresinde, Ki-tab ehline karşı deliller ileri sürülerek onlara meydan okunmaktadır. Bu sû-redeyse müşriklere karşı meydan okunmaktadır. Mâîde sûresi, haramları de­taylı olarak anlatmıştır. Çünkü o, Kur'an'ın en son inen süresidir. En'am su­resi ise, haramları özet olarak anlatmıştır. [1]

    Kapsamlı İlimle Birlikte, Allah'ın Birliğine Ve Ölümden Sonra Dirilişe İlişkin Kanıtlar

    1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Al­lah'a mahsustur. Öyle İken, inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyor­lar.

    2- O, sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel tâyin edendir. Belirli bir ecel O'nun kalındadır; sonra bir de şüphe edersiniz.

    3- O, göklerin ve yerin Allah'ı, içinizi dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir. [2]

    Bazı Kelimeler:

    Güzel övgü ve anma."Halk" kelimesi lügatte takdir etmek, yani bir şeyi kendi ilmine göre belli bir miktar ve ölçüde meydana ge­tirmektir. Ebu's-Suûd'a göre "inşâ", "ca'f" ve "İbda" kelimeleri de "halk" kelimesiyle anlamdaştırlar. Yalnız "halk" kelimesi, tekvinî inşâ'ya özgüdür ve takdir anlamı vardır. İbda ve ca'l kelimeleri, genel olarak inşâ anlamında kullanılırlar. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: "Karanlıkları ve aydınlığı var etti."

    Ca'l kelimesi yasama ve kanun koyma anlamında da kullanılır: "Allah, Kabe'yi o saygıdeğer evi, insanlar için (ha­yat ve güven.) durağı yaptı!'[3]

    "Ca'l" kelimesinin bir diğer özelliği de, bir şe­yin başka bir şeydea meydana getirilmesi gibi, tazmin anlamını da ifade et­mesidir.Ona denk ve eşit kılarlar. Onunla boy ölçüşebilecek ra-kîb kılarlar.Ecel. Bir şeyin belirlenmiş süreci. Süre be­lirledi.Tevhİd ve ölüm sonrası dirilişin delilleri hakkmda kuşkuya düşüyorsunuz. [4]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah kendini, kullarına öğretmiş ol­duğu övgü ile övmüştür. Hamd Allah'adır. Övgüler O'nun içindir. Çünkü O, bütün yetkin niteliklere sahip ve noksanlıklardan münezzehtir, Yaratma, icâd, inşâ ve ibda' sıfatları vardır.

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Aîlah; kendi zâtını, hamd ve senayı ge­rektiren iki sıfatla nitelemiştir. Bu İki sıfat; yerle göklerin yaratılması ve ka­ranlıklarla aydınlığın var edilmesidir.

    Göklerin, yerin ve bü ikisi arasındaki âlemlerin yaratılması, bunlardaki düzen, takdir ve hikmete gelince; bu, hem müşriklerin, hem mü'minlerin eşit seviyede bilip itiraf ettikleri bir konudur. "Andoİsun onlara: "Gökleri ve ye­ri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka: "Allah" diyecekler!'[5]

    Şu gökler ve göklerdeki yıldızlar, felekler, güneş ve gezegenlerin her bi­rinin kendine özgü bir yörüngesi, doğuş ve batış yeri vardır. Şu yerküreyi kap­layan hava tabakası ve sesleri nakleden şu eter tabakası... Bütün bunlar, Al­lah'ın kemal ve birliğine İşaret etmiyorlar mı?! Hamd; gökleri ve içindekile­rin! yaratan, ayı ve güneşi emre hazır hale getiren Allah'adır. Bütün bu var­lıklar, belli bir süreye kadar varlıklarını ve fonksiyonlarını devam ettirecek­lerdir.

    Yeryüzüne gelince; sen onun ne olduğunu bilir misin? O, hareket halin­deki bir yıldızdır. Dönmekte olan bir gezegendir. Daha önce yer ile gökler birbirine yapışmış durumdaydı. Biz onları birbirinden ayırdık. Yer küre boş­luktadır. Güneşin etrafında dönmektedir. Üzerinde kazık gibi sabit dağlar, nehirler ve denizler vardır. Üzerinde yürüdüğümüz, içinde yaşadığımız yer­yüzü küre şeklindedir. Yan taraflarından sular dökülmez. Kutuplarından su­lar fışkırmaz. Bunu ölçülü bir şekilde takdir edip yaratan kimdir? Şüphesiz ki O, bir ve tek olan, eşi bulunmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah'dır.

    Hamd, karanlıkları ve aydınlığı yaratan Allah'adır. Karanlıklarla aydın­lık, duyusal (maddî) mi, yoksa aklî midirler? Yoksa bu, her ikisi için ortak olan bir kelime midir?

    Kur'an-ı Kerim'de "karanlıklar" kelimesi çoğul olarak, "aydınlık" ke-Hmesİyse tekil olarak kullanılmıştır. Zira şirk ve küfrün karanlıklarının şekil, renk ve sebepleri değişik ve çoktur. Hak ve hidâyet aydınlığına gelince, bu­nun yolu bir tanedir. Maddi (hissi) karanlıkların sebepleri de birden fazladır. Zira karanlık, aydınlığın önüne bir cismin geçmesiyle meydana gelir. Aydın-hğm bize ulaşmasını engelleyen cisimler ise çok ve çeşit çeşittir. Aydınlığın kaynağı ise; kuvvet ve zaafiyet, şekil ve biçim bakımından farklı da olsa bir­dir,

    Bundan sonra küfredip Allah'ı birlemeyi şirke denk tutan; eşyayı yara­tıp meydana getiren, eşi ve benzeri olmadan yoktan var eden Aİlah'ı ortakla­ra eşit tutanların, "ağızlarından çıkan söz ne büyük. Onlar, ancak yalan söylüyorlar''[6] Onların böyle yapmaları, Allah'ın vahdaniyet ve kemali hakkın­da bir şüphe ve şekdir. Bütün bu delillerden sonra şek ve şüphe olur mu?

    Bundan sonra Kur'an-ı Kerim, müşriklere ve inatçılara hitaben yeniden söze başlıyor. Kendilerine çok bitişik olan bir özelliği, topraktan veya değer­siz bir su olan döl suyundan yaratılmalarını onlara hatırlatıyor. İşte babamız Adem. Çamurdan yaratılmış. Ve işte bizler.., Döl suyundan ve yumurtacık­tan yaratılmışız. Döl suyu, erkeğin; yumurtacık ise kadının kanından meyda­na gelir. Kan, gıdadan oluşur. Gıda, hayvan ve bitkilerden elde edilir. Hay­van ve bitkilerin aslı ise topraktır. Ayetin anlamının, "Babanız Adem, top­raktan yaratılmıştır" şeklinde anlaşılabileceğini söyleyenler de olmuştur.

    Sonra Cenab-ı Allah, dünyada yaşayacağımız zaman süresini, ecelimizi belirlemiştir. "Artık bu ecel geldiği vakit, bir an geri de kalamazlar, ileri de gidemezler."[7]

    Allah katında belirlenmiş bir başka ecel daha vardır ki, o da dünyanın başlangıcı İ!e, ahİret hayatının ilk aşaması olan sonudur. Bu, dünyanın eceli­dir. Bu ecelin süresini, Allah'dan başka kimse bilemez. Allah'a yakın melek­ler, nebiler ve Resullar bile bu ecelin ne zaman noktalanacağını bilemezler. "Ey Resulüm, sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. Deki: "Onun ilmi, yalnız Rabbimİn kalındadır. Onu tam vaktinde, ancak o tecelli ettire­cektir."[8]

    Bundan sonra siz, ikinci kez yaratılmanız, yani öldükten sonra ahirette dîriltilmeniz konusunda şüphe ediyorsunuz. Cenini anasının karnında değersiz bir sudan yaratıp, ona soluk aldırıp verdiren (eğer bu cenin, normal hava ile teneffüs ederse ölür) normalde öldürücü olan kirli kanla onu gıdalandınp besleyen Allah'tır. Ceninin ana karnındaki bu hayatı, insanı hayrete düşüren tuhaf bir yaşantı değil midir?! Gerçekten de tuhaftır. Bizleri bu şekilde yara­tan Allah, kıyamet gününde ölüleri diriltemez mi? O, göklerde ve yerdeki Al­lah'tır. Evet O, bütün kemal sıfatlarla donanmıştır. Yerin, göğün ve bu-ikisİ içindeki varlıkların yaratıcısıdır. Bunlar bilinen gerçeklerdir. Bütün mahlu-katın tanıklık ettiği işlerdir.

    îbn Kesir, tefsirinde bu ayeti şöyle anlamlandırır:; Göklerde ve yerde ken­disine seslenilen, Allah'dır. Yani göklerde ve yerdeki varlıkların kendisine ibadet ettikleri, kendisini birledikleri, ilâhhğmi tasdik ettikleri zât, Allah'tır. O'na Allah derler. Kâfirler dışındaki herkes, O'na korku ve ümidle duâ ederler. Bu, tıpkı şu ayet gibidir: "O ki gökte de Hân'dır, yerde de"[9] Yani hem göktekilerin, lıem yerdekilerin ilâhi'dır. Şu halde: "Gizlinizi de, açıkça yaptıkla­rınızı da bilir."âyeü, haberden sonra bir haber ve başka bir sıfattır. Ayetin şu şekilde anlamlandırılabileceğini söyleyenler de olmuştur: O Allah, sizin göklerde ve yerdeki gizliliklerinizi de, açıkça işlediklerinizi de bilir. Ne kazan­dığınızı da bilir. Noksanlıklardan münezzehtir. Her şeyi bilir. Her şeyden ha­berdardır. [10]

    Şüphe Ve Küfürlerinin Sebebi Ve Bunun Reddi

    4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldikçe ondan yüz çevirir­lerdi.

    5- Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberleri kendilerine gelecektir.

    6- Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötü­rü yok ettik ve ardlarmdan başka bir nesti yetiştirdik.

    7- Ey Muhammedi Sana Kitâb'ı kâğıtta yazılı olarak İndirmiş olsak da, elleriyle ona dokumalar, inkâr edenler yine de, "Bu apaçık bir büyüdür" derlerdi.

    8- "Muhammed'e bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Bir me­lek İndirmiş olsaydık iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtınlmazdı.

    9- Biz onu melek kılsaydık, bir insan şeklinde yapardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk. [11]

    Bazı kelimeler:

    Bir şeyden yüz çevirmek.Hak. Aslında, gerçekleşen sabit bir şey. Ayette bu kelimeyle kastedilen şey, dindir. Nebe' keli­mesinin çoğulu olup, önemli haber demektir.Aynı zamanda ya­şayan insanlar, kuşak, nesil. Karn'ın süresi yüz yıldır. Bu kelimenin başka an­lama geldiğini söyleyenler de olmuştur.Yazılı sahife Sağa­nak halinde bol bol yağmur yağması.Üzerine yazı yazılan kağıt.Lebs, örtüp perdelemek demektir. Yani onların işlerini karıştırdık. Ne yapacaklarını bilemez hale getirdik onları. [12]

    Açıklama:

    Yukarıda geçen ayetler Allah'ın birliğini ispatlamakta, rabliğm kemalini noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'a tahsis etmekte, öldükten sonra diri­lişin gerçek olduğunu kanıtlamakta; yerleri ve gökleri yarattığı itiraf edilen Allah'ın gerçek mabud olduğunu, her şeyi ilmiyle kuşattığını ve ondan baş­ka ilâh bulunmadığını gözler önüne sermektedir. Ama hidâyet ışığından yoksun olanlar yine de Allah'a ortak koştular, peygamberlerini yalanladılar. Kendi­lerini Allah ve Peygamberini tasdik etmeye çağıran bu tabiî ve Kur'anî ayetle­re inanmadılar. Bu ayetler, onların yalanlama ve küfürlerinin nedenlerine işaret etmektedirler!

    Zayıflık ve güçlülük hallerinde kendilerini besleyip gözeten, nziklarını üzerine alan, kendilerine her türlü nimeti bağışlayan ve yeryüzündeki şeyle­rin hepsini kendilerine vereceğini garanti eden rablerinden, kendilerine bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar. "Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı, hep eğlenerek dinliyorlar."[13]

    Onlar bu ayetlere ibret ve tefekkür gözüyle bakmadılar. Kalblerini tak-lid ve gelenek bağlarından, asabiyyet gayretlerinden ve cahİliyet ahmaklığından soyutlayamadılar. Kendilerine bir ayet geldiğinde, bu devam eden bir si-hirdir, dedüer. "Sen bizi büyülemek için her ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz, dediler."[14]

    Bu nedenie oniar, güvenilir elçinin getirdiği ve Kur'an-ı Kerim'in kendi­sine çağırdığı hakkı ve gerçek dini yalanladılar. Güvenilir Peygamber, insan­ları doğru inanca, yüksek terbiyeye ve yüce ideallere çağırıyordu. Yüz çevir­mek, onların ayrılmaz bir karakteri olduğu için, kendilerine yapılan davetin hemen ardından derhal İslâmı yalanladılar. Tabii ki, sonları hüsran oldu. Daha önce hak çağrıyı yalanlayanların halleri ve haberleri, Kur'an tarafından ken­dilerine bildirilecektir. Bu yalanlamalarının da haberi ve sonucu kendilerine bildirilecektir. "Ve alay edip durdukları şeylerin cezası kendilerini sarmış­tır."[15] Ve nitekim sardı da. Çünkü Bedir gazasında hezimete uğratıldılar. Al­lah'ın yardımı ve (Mekke'nin) fethi geldi. İnsanlar, grup grup Allah'ın dinine girdiler. Bunlar dünyada olan şeylerdi.

    Razî, tefsirinde der ki: Bunların küfürlerindeki halleri üç mertebedir: 1 — Düşünmekten yüz çevirmek. 2 —Sonra (hakkı) yalanlamak. 3 — Sacaya­ğının üçüncüsü ise, Allah'ın ayetleri ve kelâmını alaya almak.

    Hayret, bunlara! Bunlar, kendilerinden Önceki kâfirlerin durumlarını duymadılar mı? Onların başlarına neler geldiğini işitmediler mi? Sizden önce nice kavimleri yok ettik. Size vermediklerimizi onlara vermiştik. Biz onları, sizi yerleştirmediğimiz şekilde yeryüzüne yerleştirmiştik. Onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmıştık. Ayetlerimizi yalanlayıp alaya aldıklarında, bü­tün bu nimetler, kendilerine sert bir azabı indirmemize engel oldu mu? "Si­zin kâfirleriniz (kuvvet ve imkân bakımından) onlardan (bu adlan geçen ka­vimlerden) hayırlı mı? Yoksa sizin için (ilâhi) kitaplarda bir kurtuluş (haberi) mi var?"[16] Hayır... Ne şu, ne de bu. Hiç biri değil!

    Ad ve Semûd kavmini, Lut'un kardeşlerini görmediniz mi? "Gerçekten Rabbinin yakalayıvermesi çok şiddetlidir. Çünkü O yaratır ve diriltir. Ve O çok bağışlayandır (İtaatkârları) sevendir,"[17]

    Bugün müslümaniar için en fazla korktuğum; onların, Allah'ın ayetle­rinden yüz çevirmeleri ve" amelde bu ayetleri yalanlamalarıdır. Yaptıkları bu kötü işin, sonuçta, azâb olarak kendilerini kuşatmasından korkuyorum. Bu, Allah'ın kanunudur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

    Resuluîlah (s.a.v.), kavminin yalanlama ve inadından dolayı sıkıntı du­yuyor, Kalbi damlıyordu. "Şimdi sen (ey Resulüm), müşrikler: "Ona bir ha­zine indirİIseydi, yahud beraberinde bir melek gelseydi ya" demelerinden ötürü gçğsün daralacak, sana vahy olunanın bazısını terkedecek (söylenmeyecek) hale gelirsin. Fakat sen, ancak Allah'ın azabı ile korkutan bir peygambersin''[18] .Müşrikler, özel ayet istemekte fazlaca ısrar ediyorlardı. Allah onla­ra, kendilerini ilzam edip susturacak bir cevapla karşılık verdi.

    Ey Muhammedi Gökten sana yazılı bir kağıd gönderseydik ve bu mek­tupta hüccet ile onları dine davet eden şeyler yazılı olsaydı, yine o mektuba inanmayacak ve bu hususta seni tasdik etmeyeceklerdi. "Bu, içinde hiç ger­çek payı olmayan apaçık bir sihir ve hayâlden başka bir şey değildir" diye­ceklerdi.

    Kur'an-ı Kerİm'in kullandığı ifadeye iyice bakın:

    "İndirseydik" kelimesinin karşılığı, şeddeli olarak kullanılmıştır. "Kağıt içinde bir kitâb" sözüne gelince; mektup, mut­laka kağıt içinde olur. "Ellerle ona dokunmuş olsalardı, fazlasıyla evirip çevirselerdi" sözüne gelince, bütün bunlar mübalağa ifade eden üslûplardır. Mektubun (kitabın) inişini tekid ediyor. Onların da bu hususta kesin bilgi sa­hibi olmalarım amaç ediniyor, bununla birlikte,' 'bu apaçık bir sihirden baş­ka bir şey değildir" diyorlar.

    Kâfirler iki öneride bulunmuşlardı. Bunlardan birincisi şuydu: Peygam­bere kendilerinin de görebilecekleri şekilde gökten bir melek indirilsin. Bu melek, Peygamberle birlikte insanlara uyarıcıiık yapsın. Peygamberi destek­leyip ona yardımcı olsun. Onlar, Peygamberin bir insan olduğunu ve insanın peygamber olmasının da akla sığacak bir şey olmadığını sandıkları için böy­le bir öneride bulunmuşlardı. "Bu ancak sizin gibi bir İnsandır. Sizin yediği­nizden yiyor, İçtiğinizden içiyor''[19]

    Bir de şöyle dediler: "Bu peygambere ne oluyor? Yemek yiyor, çarşılar­da yürüyor. Ona bir melek indirilse de beraberinde bir davetçi olsa ya.”[20]

    Cenab-ı Allah Hud, İbrahim ve diğer sûrelerde, bu konuda onlara İliş­kin birçok şeyler anlatmaktadır. Onların bu önerilerini şu sebepten dolayı red­detmiştir: Eğer önerdikleri gibi kendilerine bir melek indirseydi, iş biterdi ve helak edilirlerdi. Durumlarına bakılmaz, kendilerine kesinlikle süre tanınmazdı. Allah'ın, yaratıklarıyla ilgili kanunu şöyle uygulanmıştır: Bir kavim bağnaz­lık yapar, kendilerine indirilenlerden başka ayetlerin de indirilmesini isterler de bu istekleri yerine getirilir ve yine ilâhî çağrıya uymazlarsa, Cenab-ı Allah onları azâbıyla helak ve imha eder. Hazreti Muhammed'İn davet ümmeti olan şu kimseler var ya, işte Cenab-ı Allah, Hazreti Muhammed'e bir ikram olsun diye bunları helak ve imha etmemeye karar verdi. Bu kâfirlerin soyundan, gerçekten Allah'a kulluk edecek insanların dünyaya gelebileceği ihtimali İle Allah, onları kökten helak etmedi ve gerçekten de bu ihtimal gerçekleşti.

    Kâfirlerin ikinci önerileri şuydu: Peygamber olarak bize bîr melek gönderilseydi ya! Peygamber, insan değil melek olmalıydı. "Bu, sizin gibi ancak bir insandır. Size karşı üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, el­bette (Peygamber olarak bize insan değil,) melekler gönderirdi!'[21]

    Görüyorsunuz ki onların bu ikinci önerileri yalancı bir gurura ve rüsvây kılıcı bir bilgisizliğe dayanmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed (s.a.v.) in pey­gamberliğe lâyık olmadığını sanıyor ve: "Allah'ın mutlaka bir peygamber gön­dermesi gerekiyor İdiyse, peygamberliğe biz Muhammed'den daha lâyıkız" diyorlardı.

    Yine şöyle d.ediler: "Şu Kur'an, iki ülkeden (Mekke ve Taif'ten) bir bü­yük adam indirilseydi ya.'' Rabbinin rahmetini onlar mı payediyoriar? On­ların bu dünya hayatındaki geçim nzıklarmı aralarında biz taksim ettik."[22]

    Cenab-ı Allah, onların bu önerilerine şöyle karşılık veriyor: Peygamberi eğer melek kılsaydık, onu erkek yapardık ki, kendisiyle ünsiyet mümkün ol­sun, sözleri anlaşılabİlsin ve yüzyüze konuşulabilsin. O meleği bir insan yap­tığımız takdirde iş yine eski haline dönerdi. Her şeyi karıştırırlardı. Bu adam da onlara, tıpkı Muhammed (s.a.v.) in dediği gibi, "Ben Allah'ın peygam­beri ve elçisiyim" diyecekti. Özellikle Muhammed (s.a.v.) in Peygamber olarak gönderilmesi konusuna gelince, Cenab-ı Allah, Peygamberliği kime vereceği­ni elbettekİ en iyi kendisi bilir. [23]

    Peygamber (S.A.V.) İn Teselli Edilişi

    10- Ey Muhammed! And olsun ki, senden öncede birçok peygamber­ler alaya alınmıştı, onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey mahvetti.

    11- De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da, yalanlayanların so­nunun nasıl olduğuna bir bakın." [24]

    Bazı Kelimeler:

    İstihzâ. Alay edip hafife almak. Küçük ve gülünç duruma düşürmek.Çıkış yolu vermeyecek şekilde onları çepeçevre kuşattı. [25]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, şerefli Peygamberine şunu ha­ber veriyor: Kâfirler, ta eski zamanlardan bu yana, senin gibi sânı yüce bir­çok peygamberi alaya almışlardır. Seni alaya almaları, yeni rastlanan bîr olay değildir. Aksine, bu konuda sen, kendisiyle alay edilen ilk peygamber değil­sin. Onların yaptıklarından dolayı üzülme. Yaptıkları kötülüklerden dolayı kalbin daralmasın. Hem eski zamanda, hem günümüzde kâfirlerin durumu işte budur. Şunu iyi bil ki, alaya aldıkları şey, kendilerini çepeçevre kuşatmış­tır. Bu kuşatmayı yarıp kurtulmalarına ve yakalarını azaptan sıyırmalarına imkân yoktur. Yaptıkları kötülüklerin sonucundan asla kurtulamazlar. Ayet-i kerime, Allah'ın yaratıklarına ilişkin kanununu açıklayarak Peygamber (s.a.v.) efendimizi,teselli etmekte; iyi sonun, takva sahibi kimseler için olacağını, azâb ile rüsvaylığa da, kâfirlerle alaycıların uğrayacağım bildirmektedir. "(Ey Muhammed) Muhakkak ki biz, o alay edenlere karşı sana yeteriz"[26].Müşrik­ler bu konuda şüpheye düşerlerse, onlara de ki: Sizden önceki Ad, Semud, Tasm, Cedis, Firavun ve Lut kavmi gibi milletlerin tarihini anlayabilmek için, yeryüzünde gezip dolaşın. Çünkü, gören, duyan gibi değildir. Evet yeryüzün­de dolaşın. Sonra da, hakkı yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bakıp ibret alın. [27]
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:21 pm

    Allah'ın Birliğini Ve Ölüm Sonrası Dirilişî İspatlayan Başka Bir Uslüb

    12- De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?", "Allah'ındır" de. O. rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır; and olsun ki, sizi vukuu şüphe gö­türmeyen kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerine yazık ettiler; çünkü onlar inanmazlar.

    13- Gecede ve gündüzde bulunan O'nun'dur. O İşitendir, Bilen'dir.

    14- "Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim?" de. "Doğrusu ben ilk müsîüman olmakla emrolundum" de; asla ortak koşanlardan olma!

    15- "Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım" de.

    16- Ogün kim azâbdan ahkonursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiş­tir. Bu, apaçık bir kurtuluştur. [28]

    Bazı Kelimeler:

    Farzetti. Rahmeti kendi üzerine farzetti. Sizi haşr meydanında mutlaka toplayacaktır.Nefislerini zarara uğratan­lar. Buradaki zarar kelimesinden maksat, akıl ve bilimin gereklerini yapma­maktır.

    Sükûn ve barınma. Yani hareket etmeme.Benzerleri yokken, gökleri ve yeri yoktan var eden. O gün kim azâbdan uzaklaştırılıra.Onu bü­yük korkudan kurtarır. [29]

    Açıklama:

    İşte yine Kur'an-ı Kerim; Allah'ın birliğini, kemalini,. öldükten sonra di­rileceğimizi, amellerimizin karşılığını göreceğimizi, başka bir üslûpla ve üs­tün bir ifade tarzıyla ispatlamaya yöneliyor. Bunun, değişik üslupla fazlaca tekrar edilmesinin nedeni, kulaklarımızın bu çağrıyı her bakımdan duyması ve bu çağrıyı duyanlarda bir usanç meydana gelmemesidir. Kur'an-ı Kerim5-in varmak istediği hedef ve en önemli amaç da budur.

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Göklerdekİler ve yerdekiler kimindir? Bu kâinat ve içindeki şeyler, bu varlıklar ve içinde bulunan şeyler kimindir? Süs­lenmiş olan bu semâ kimindir? Fezanın her tarafına saçılmış olan şu yıldız­lar kimindir? Boylu boyunca uzanmış olan şu yer kimindir? Yeryüzünde ne­hirler, kazık örneği çakılmış dağlar ve hakkında ancak yaratıcısının bilgi sa-nibi olduğu âlemler vardır. Bütün bunlar kimindir? Ey Muhammedi Onlara de ki: Bütün bunlar, varlığı zâtının gereği olan, yüce Allah'ındır. O, âlemle­rin sahibidir. Hem acıması vardır, hem de zor ve kuvvet sahibidir. O birdir, tektir, eşi yoktur. Hİç bir şeye muhtaç olmadığı gibi, üstelik her şey kendisine muhtaçtır. Kendisinden başka bir ilâh yoktur. Esirgeyen ve bağışlayandır. Bu bir sorudur. Cevabı da buradadır. Kur'an-ı Kerim, Peygambere fendimize, bu soruyu böyle cevaplamasını emretmiştir. Bunun cevabı, ancak Kur'an'dadır. İnsaf sahibi bir kimsenin bunu inkâr etmesi mümkün değildir. Evet, cevap şudur: "Muhakkak ki onlara sorsan: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" Elbette: "Allah." diyecekler."[30]

    Onlar bu gerçeği itiraf ediyorlar. Ama kötü düşüncelerinden dolayı, putlar hakkında şöyle diyorlar: "Onlara, bizi sadece Allah'a mertebece yakın kıl­sınlar diye ibadet ediyoruz."

    Onlar ne kötü işler yapıyorlar? Şunu da belirtelim kî, bu soru ve cevabı, onları kınayıp susturmak için ortaya atılmıştır. Bunun üzerine, meselenin ge­reklerinden başka bir şey bina edilmiştir. Kendilerine sorulanlar bundan ha­bersizdirler. Ya da inatçılıkları ve ahmaklıklarından dolayı bunu inkâr edi­yorlar.

    Gökleri ve yeri yaratan! O'dur. Göklerde ve yerde ancak pek azını bile­bildiğimiz —ki; bildiklerimiz, ancak büyük bir dağa nisbetle zerre hükmündedir— her şey O'nundur. Yüce Allah, vadinin kesinleşip gerçekleş­mesi için, kullarına karşı merhametli olmayı kendi nefsi üzerine yazıp farz kıldı. Zira O,' esirgeyen ve bağışlayandır. Hiç şüphe yok, kıyamet gününde sizleri bir araya getirip toplayacaktır. Ya da gerçekleşmesinde şek ve şüphe bulunmayan bir günde (kıyamet gününde) sizleri bir araya getirip toplaya­caktır. Evet, yaptıklarımızın karşılığını almamız için, bizleri bir araya getirip toplayacaktır. "Kim zerre ağırlığınca bir hayır İşlerse, onun mükâfatını göre­cek, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir''[31]."Göklerdeki ve yerdeki şeyler, hep Allah'ındır. Akibet kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeli (cennet) ile ödüliendirecektir."[32]

    İnsanları, yaptıkları fiillerin niteliğine göre cezalandırmak veya ödüllen­dirmek, ilâhi rahmetin görünümlerindendir. Böyle yapılmalıdır ki, insanlar da bu gerçeği anlasınlar. Bunun böyle olduğunu anlayınca da, kötülük yap­mak isteyenler kötülük yapmaktan vazgeçecek, iyilik yapmak isteyenlerse, iyilik yapmaya can atacak ve bu konuda paçalarını sıvayacak!ardır. Kaldı ki kötü­lük yapanın cezalandırılmaması ve iyilik yapanın ödüllendîrilmemesi, rah­met ve adalete aykırıdır.

    Cenab-ı Allah'ı bitmenin yolunu bulmamız, O'nun birliğine dair delil­lerin karşımıza dikilmesi, gökieri ve yeri yarattığım ikrar edişiniz de ilâhî rah­metin görünümlerindendİr. O'nun rahmeti, gazabını gerilerde bırakmıştır. Rah­meti, gazabından fazladır. O, İyilikleri on katı ile, hatta dilediği kimseler için daha fazlasıyla ödüllendirir. Kötülükleri ise, sadece bir katı ile cezalandırır. "Kim bir hayırlı ve güzel amelle gelirse, ona, on katı ile sevap verilir. Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak misli ile (günahı kadarıyla) ceza verilir?'[33]

    Cenab-ı Allah, kıyamet gününde toplanıp hasredilecek olanlardan Özel­likle nefislerine zarar verenlerden sözetmiştİr. Bunlar; fıtratı bozulan, nefis­leri kötüleşen, din ışığı ile aydınlanmayan, kendilerini bu kainat ve bu kâi­nattaki ayetlerle işaretler üzerinde akıl ve hikmet gözüyle düşünmekten yok­sun bırakan kimselerdir. Bunları sağlıklı düşünceye ve salim anlayışa karşı körelten, gelenekçi, kötü fikirli, asabiyet gayretlisi, haset hastası olmalarıdır. Kendilerini, atalarının yanlış yolunu bırakıp ilim, akıl ve düşünce yoluna yö­neltecek doğru bir gayretleri ve sağlam bîr irâdeleri yoktu. Evet.. Kendi ne­fislerine zarar veren bu kimseler, ölüm sonrası dirilişe, sevap ve azaba asla inanmazlar.

    Göklerdeki ve yerdeki şeyler, hep Allah'ındır. Gece ve gündüzde barı­nan, hareket eden ve yerinde duran her şey O'nundur. Her şeyde, özellikle geceleyin durup gizlenen her şeyde, gündüzleyin hareket edip ortaya çıkan şey­lerde ise öncelikle tam bir tasarrufta bulunur.

    Görülüyor ki, Kur'an-ı Kerim göklerdeki ve yerdeki her mekândan, ge­ce ve gündüzdeki her zemandan bahsetmektedir. Bu da Allah'ın, her şeyi ilim ve kudretiyle tam olarak kuşattığına, tam tasarrufta bulunabildiğine işaret etmektedir. O, her söz ve duayı işitir. Her fiil ve niyeti bilir. Bu da, Allah'dan 'başkalarım dost edinmemizi gerekli kılmaktadır.

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Bana yardım etmesi veya zararı benden, uzaklaştırması veya bana bir fayda ve iyiliği getirmesi için, Allah'dan başka­sını mı dost edineceğim? Buradaki soru, Allah'dan başka put ve şefaatçileri dost edinmeyi inkâr anlamındadır. Mü'minlerden bazı dost ve arkadaşlar edin­meye gelince, Allah tarafından kendisine bahşedilen kazanç ve tasarruflar çer-. çcvcsindc kaldığı sürece bunun bir sakıncası yoktur. "(Ey Resulüm onlara) de ki: Allah'dan başkasına mı ibadet etmemi, bana emrediyorsunuz? Ey ca­hiller!”[34]

    Gökleri ve yeri, daha önce hiç benzerleri yokken, yoktan vareden Al­lah'dan başkasını mı dost edineceğim? Ve O'ndan başka edineceğim bu dost mu benim İşlerimi görerek, bana yardımcı olacak? Ancak, hiçbir güçten et­kilenmeden ve hiç kimseden yardım görmeden gökleri ve yeri yoktan var eden zata kulluk edilir. "Ancak Sana ibadet ederiz ve ancak Senden yardım dileriz."[35].Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah rızik verir, yedirir; hiç kim­seye muhtaç değildir. "Ben, onlardan bir nzık istemiyorum; bana (kullan­ma) yemek yedirmelerini de İstiyorum."[36]

    Bu ayetle, kulları tanrı edinenlere tarizde bulunulmaktadır. O kullar ki yemek yemeye ve dolayısıyla def-i hacete gitmeye ihtiyaç duyarlar. İnsandan başka varlıklara tapanların yaptıklarıysa, zaten cinnet ve delilikten başka bir şey değildir. Bu gerçekler açık-seçİk ortaya çıktığına göre, Ey Muhammed on­lara de ki: Ben yüzünü Allah'a yöneltip her nerede olursa olsun O'na teslim olanların ilki olmakla emrolundum. Duran ve hareket eden her şey O'nun-dur. O; işitendir, görendir, gökleri ve yeri yaratandır, rızkı ve hayatı bağışla­yandır. Hiç kimseye muhtaç değildir. O'nun benzeri olan bir şey yoktur. Bu nedenle, müslüman olanların ilki olmakla emrbiundum. Allah'a ortak koş­maktan yasaklandım. Rabbime isyan ettiğim takdirde, kıyamet gününde bü­yük bir azaba çarptırılmaktan korkarım. "Öyle bir gündür ki, kimse kimse­ye sahib olamaz, (fayda veremez). Emir ve hüküm, o gün- yalnız Allah'ındır"[37]

    Geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olan, Nebî ve mürselle-rin sonu, masum Peygamberimizin hali böyle olduğuna göre, bizim ve ey Ade­moğlu, senin durumun ne olacaktır? Sen miskinsin, aldanmışsın. Evhamla­ra bağlısın. Allah'tan başkasına sığmıyorsun. Kıyamet gününde azab, her kim­den uzaklaştırılırsa, Allah ona rahmet etmiş ve o kimse kurtulmuştur. "Kim ateşten uzaklaştırılır da cennete konursa, işte o muradına ermiştir"[38]. Apa­çık ve en büyük kurtuluş işte budur. [39]

    İlâhî Kudretin Görünümleri Ve Allah'ın Peygamber İçin Tanıklıkta Bulunması

    17- Allah sana bir sıkıntı verirse, O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik verirse başkası onu engelleyemez. O, her şeye Kâdir'dir.

    18- O, kullarının üstünde yegâne tasarruf sahibidir. Hakîm'dir, haber­dardır.

    19- "Şâhid olarak nangî.şey daha büyüktür" de. "Allah benimle sizin aranızda şâhiddir. Bu kur'ân bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için . vahyolundu; Allah'la beraber başka tanrılar bulunduğuna siz mi şâhidlik edi­yorsunuz?" de. "Ben şehâdet etmem" de. "O ancak tek bir Tanrıdır, doğ­rusu ben ortak koşmanızdan uzağım" de.[40]

    Bazı Kelimeler:

    Faydanın zıddı. İnsanın canına, bedenine, ırzına veya malı­na zarar veren şey.İyilik, Akıl, ilim, adalet gibi herkesin rağbet ettiği ve nefsin tamah gösterdiği şey. Bunun zıddı kötülük (şer)tür. Mağlub edip zelil kılan.Bilip tanımaya dayanarak haber ver­mek. Baş gözü veya kalb gözüyle yapılan gözleme dayanan inanç. [41]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, anlam olarak şöyle buyuruyor: Allah; sana elem, fakirlik, hastalık veya insanın başına gelebilen herhangi bir musibet gibi bir sıkıntıyı dokunduracak olursa, onu O yüce Allah'tan başka giderecek hiç kimse yoktur. Çünkü O yüce Rabbin gücü her şeye yeter. Müs-lümanın O'ndan başkasına yönelmemesi gerekir. Çünkü sıkıntıları gidermek, taydaian sağlamak, yalnızca O'nun elindedir. Cenab-ı Allah kulunu, bilinen sonucu veren yollara sevkederek, ondaki zarar ve sıkıntıyı giderir. Bazan bu zarar ve sıkıntıları, kulunun hiç bir eylemi olmadan da giderdiği olur. O, hik­met sahibidir. Yarattıklarının durumlarından haberdardır. Sana zenginlik, sağ­lık veya mal gibi bir iyilik dokundurursa, iyi bil ki bu, sadece O'nun katın­dan gelmektedir. Çünkü bunları sana ancak O verebilir. O'nun gücü her şeye yeter.

    Ayet-i Kerime'de zarar ve sıkıntıya karşılık olarak iyiliğin konulmasıyla, dünyada insana isabet eden şeylerin kötülük olmadığına, hatta içinde insan için yararlar bulunduğuna işaret edilmektedir. Cenab-ı Allah, kendi nefsinin yetkin kudrete ve büyük tasarrufa sahip olduğunu ispatladıktan sonra, ek­siksiz bir saltanata ve kulları üstünde tam bir egemenliğe sahib olduğunu İspat­ladı ki, herkes kendisine sığınsın. Korku ve ümit içinde herkes kendisine yal­varıp duâ etsin. Buyuruyor ki: "O, kullarının üstünde galibdir". Buradaki üstünlük, "sultan, tebaasının üzerindedir" sözünde olduğu gibi mekân üs­tünlüğü değil, mertebe üstünlüğü ve yüceliğidir. Yani emir ve galibiyette on­ların üstündedir. "Kahr" kelimesinde, "kudret" kelimesindekinden daha üstün bir anlam vardır ki, o da başkalarını, kendi emri olmadan isteklerine ulaş­maktan engellemektedir. O, işinde hikmet sahibidir. Yaratıklarının durumla­rından haberdardır. Eksikliklerden münezzeh ve yücedir.

    Müşrikler Peygamber (s.a.v.)e: "Senin Allah elçisi olduğuna kim tanıklık eder?" diye sordular. Bunun üzerine, yukarıdaki ayet-i kerime nazil oldu. Ve Resulullah'a, onlara şunu sormalarını emretti: "Şehadet bakımından hangi şey daha büyük, daha muazzam ve daha doğrudur?" Ve bu soruyu yine ken­disinin şöyle cevaplamasını emretti: "Yalan ve yanlış tanıklıkta bulunması mümkün olmayan ve tanıklık bakımından en büyük olan, Allah'dır. Benim­le sizin aranızda şahîd olan O'dur. Size getirdiğim haberler konusunda beni yalanlamanızın azabının ne olduğu konusunda sizi kendisiyle uyarıp korkut­mam için bu Kur'an bana vahyolundu. Kıyamete dek her nerede ve her ne zamanda olursa olsun, kendisine ulaşan kimseleri uyarıp korkutmam için bu Kur'an bana vahyolundu.

    Peygamber (S,Â.Y,)m risaleti.bu nedenle genel olmuştur. Allah'ın Pey­gamber (s.a.v.) için tanıklıkta bulunması, kendi Kitab'mda ' 'Muhammedün Resulullah" sözüyle olmuştur. Yine buyurmuştur ki: "Şüphe yok ki, Biz se­ni rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak hak (Kur'an) ile gönderdik"[42]

    Cenab-ı Allah, Peygamber (S.A,V.)i birçok ayetlerle desteklemiştir. Bu ayetlerin en büyüğü, Kur'an'dır. O, rabbi katından kendisinde gönderilen.ha­berler konusunda Peygamber (S. A.V.)in doğruluğuna işaret eden ebedî muci­zedir. Yine önceki Kitab'lar da Peygamber (s.a.v.)in Allah'ın elçisi olduğu­na tanıklık etmiş ve O'nun geleceğini müjdelemişlerdi. Yahudi ve hıristiyan-larm kitaplarında bu müjde hâlâ mevcuttur. Özetle Allah'ın Peygamber hak­kındaki tanıklığı, O'nun Kur'an ve doğadaki ayetlerinin tanıklığıdır ve aklın yolgöstericiliğidir. Vicdanın kılavuzluğudur. Akıl ve vicdan, insanın içine ko­nulmuş ilâhî armağanlardır.

    Sonra Cenab-ı Allah; Peygambere, kendisinin birliğine tanıklık etmesi­ni, şirkten ve putperestlikten uzak durmasını emir buyurmuştur. Allah'tan başka diğer ilâhların da bulunduğuna tanıklık edenler sizler misiniz? Onlara de ki: Ben asla böyle bir tanıklıkta bulunmam.

    Yine onlara de ki: Ancak O, bir tek ilâhtır. Sizin O'na ortak koştuğunuz dikili taş, put ve diğer şeylerden ben uzağım. Benim bu gibi şeylerle ilgim yoktur. [43]

    Tanıklığı Gizlemek Ve Allah'a İftira Etmek

    20- Kendilerine Kitâb verdiklerimiz; Muhammed'i, çocuklarını tanı­dıkları gibi tanırlar; fakat kendilerine yazık ettiler, çünkü onlar inanmazlar,

    21- Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Zalimler bunun için saadete ulaşamazlar.

    22- Bir gün hepsini toplarız, sonra puta tapanlara, "İddia ettiğiniz or­taklarınız nerede?" deriz.

    23- Sonra, "Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler puta tapanlar değildik" demekten başka çâre bulamazlar.

    24- Kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine bak; uydurdukları putlar da onJardan uzaklaştı. [44]

    Önceki Ayetlerle İlişkisi:

    Rivayet olunduğuna göre Kureyş kâfirleri, Kitab ehline, Yiz. Muham-medve OJnun dini hakkındaki görüşlerini sordular. Onlar da: Tevrat ve İn­cil'de O'nun peygamberliğine işaret eden bir şey yoktur, dediler. Kİtab ehli­nin yalancı tanıklıkları ortaya çıkmadan önce onlar, Hz. Muhammed'm dürüstlüğüne ve peygamberliğine tanıklık etmişlerdi. Ayetin konuyla ilişkisi iş­te buradan gelmektedir.

    Rivayete göre Hz. Ömer, Medine'ye geldiğinde, bu gerçeği bilip bilmedi­ğini Abdullah bin Selâm'a sormuş, O da şu cevabı vermişti: Ey Ömer, ben-Muhammed'İ gördüğümde, onu, öz oğlumu tanır gibi tanıdım. Onun ger­çekten Allah tarafından gönderilmiş olduğuna tanıklık ederim. (Böyle dedikten sonra da müşriklerin Ona karşı tutumlarından bazı örnekler vermişti.) [45]

    Açıklama:

    Önceleri kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler (yahudi ve hıris-tiyanlar) Hz. Muhammed'İ ve O'nun son Peygamber olduğunu, kendi öz oğul­larını tanır gibî, hatta daha fazla tanıyıp bilirler. Çünkü onların kitapların­da, Hz. Muhammed'in Özellikleri belirtilmekte, doğru sözlü olduğu ispat edil­mektedir. Beraberinde ortaya çıkan delillerle, Onun gerçek peygamber oldu­ğu anlatılmıştır. Ama yine de tıpkı müşrikler gibi onlar da O'nun peygam­berliğini inkâr ettiler. Çünkü onlar, kendi nefislerine ziyan verdiler. Hidayeti sapıklıkla değiştirdiler. Onlar da, kendilerini iman etmeye ve cahîliyet bağ­nazlığını terketmeye yöneltecek kuvvetli bir İstek yoktu. Bilmediklerinden do­layı değil, inad ve çekememezliklerinden ötürü Kur'an'a ve peygambere asla İnanmazlar. "Bahire", "şaibe, "vasile" ve "hamiyi" haram kılan[46];Allah'ın ortağı ve çocukları vardır, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyerek; Kur'an'ı ve onun açıklayıcı ayetlerini, varlığı, yoktan icad eden sanatkârın birliğine işaret ederi doğal ayetleri (alametleri) yalanlayarak Allah'a karşı yalan uydurup if­tira atanlar; iyi bilsinler ki, bu dünya boş yere yaratılmamıştır. Bu İftiracıla­rın cezalarına gelince, şunu herkes iyice bilsin ki: Zalimler dünyada da ahi-rette de asla kurtuluşa eremezler.

    Ey peygamber, kendilerini topluca hasredip bir araya getireceğimiz günü onlara hatırlat. O gün de hiç bir millet diğerinden ayrı ve farklı olmayacak­tır. Çünkü küfür tek bir millettir. Sonra, Allah'a ortak koşmuş olanlara şöyle diyeceğiz: Allah'ın ortaklan olduklarını ileri sürdüğünüz; Allah'a ibadet eder gibi kendilerine sığındığınız ortaklarınız hani nerede?

    Bu soru, onları kamyip susturmak için sorulmuştur. Sonra şirkin kıya­met gününde ayan-beyan görülen sonucu: "Andolsun, ey rabbimiz biz sana asla ortak koşanlardan değildik" demelerinden başka bir şey olmadı. Müş­riklerle, ata ve dedelerinin diniyle gurur duymalarından sonra halleri, inkâr ve yalanlamayla bir araya getirildi.

    Bunlara hayret ediyorum! Kıyamet gününde rablerine karşı yalan mı söy­leyecekler? Yoksa bu dehşet, şaşkınlık, ve vebal midir? Bazan yalanlıyorlar, bazen de doğruluyorlar. Allah'tan hiçbir sözü gizlemiyorlar. Bak da, kendi nefislerini nasıl yalanlıyorlar? Şirk ve putperestlik dinine bel bağlayıp onun­la övündükten sonra bu ne yalan bu ne rüsvaylık, bu ne utançtır? Hayret! Yalan yere uydurdukları, kendilerinden nasıl kayboluverdi. [47]

    Müşriklerin Bazı İşleri

    25- Onlardan seni dinleyenler vardır, Kur'an'ı anlarlar diye kalblerîne örtüler,kulaklarına da ağırlık koyduk. Bir ayet görseler ona inanmazlar, ni­hayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. înkâr edenler, "Bu, öncekile­rin masallarından başka bir şey değildir" derler.

    26- Onlar Kur'an'dan ahkorlar ve ondan uzaklaşırlar. Böylece yalnız kendilerini mahvederler de farkına varamazlar. [48]

    Bazı Kelimeler:

    Kinân kelimesinin çoğulu olup, örtü ve perde anlamındadır.Kulak ağırlığı, zor işitmek.Peygamberin doğruluğuna işaret eden belirti'Ustüre'' kelimesinin çoğulu olup, masal ve hurafe anla­mındadır.Yüz çevirip uzaklaşırlar. [49]

    Nüzul Sebebi:


    Rivayet olunduğuna göre Ebu Süfyan, Velid, Nadr, Ukbe, Şeybe, Ebu Cehil ve hempaları, geceleyin Peygamber (s.a.v.)'in Kur'an okuyuşunu din­lemek için (gizlice evinin etrafında) toplandılar. Peygamber efendimiz oku­maya başlayınca, onlar Nadr'e: Ya Eba Kuteybe! Muhammed ne diyor? diye sordular. Nadr dedi ki: Ne söylediğini bilmiyorum. Ancak dilini oynattığını görüyorum. Geçmiş milletlere ait size anlattığım masalları anlatıyor. Ebu Süf­yan; Muhammed'in söylediklerinin bazısını hak görüyorum, dedi. Ebu Cehil ona: Sakın ha, böyle bir düşünceye kapıtmayasın, dedi. İşte, yukarıdaki ayet bu sebeble nazil oldu. Ama biz, önceki sayfalarda demiştik ki: Sahih görüşe göre En'am suresi bir defada bir bütün olarak nazil olmuştur. Olabi­lir ki, müfessirler, bu ayetlere muvafık bazı olayları anlatmışlardır. [50]

    Açıklama:

    Bu kâfirlerden bazıları, sen apaçık mucizeler olan muhkem âyetli Kur'an-ı Kerim'i okumaktayken seni dinlemektedirler. Oysa ki Kur'an'ı anlamasınlar ve anlamı üzerinde düşünemesinler diye kalblerinin üzerine örtü ve perdeler çektik. Kabul ve ibret duyuşu ile duyamasınlar diye, kulaklarına ağırlık koyduk.

    Bu, onların Kur'an ve Peygamber karşısındaki tutumunu anlatan bir temsil ve tasvirdir. Zira onlar Kur'an'm eskilerin masalları, sihir ve şiir olduğunu; Peygamber (s.a.v.)in yalancı bir sihirbaz olduğunu söylemişlerdi. "Ağızla­rından çıkan o söz ne büyük! Onlar, ancak yalan söylüyorlar."[51]

    Çünkü durumları, içinde yaşadıkları ortam, çevreleri, başkanlık arzula­rı, itibar tutkurlu olmaları, Peygamber (s.a.v.)i çekememeleri... evet bütün bunlar, birer örtü ve perde mesabesindeki şeyler olup, kalbin Allah ve Resu­lünün sözünü anlayış ve bilinçle işitmesini engeller.

    Bu nedenle Kur'an-ı Kerim onlar için şöyle diyor:

    ' 'Bütün ayetleri görseler de yine inanmazlar.'' Onlar bütün ayet ve muci­zeleri inkâr ettiler. Körü körüne taklitçilik onları sağlıklı düşünceye ve anla­yışa karşı körelttiği için, Cenab-ı Allah onların kalblerini hayırdan çevirip uzak-laştırmıştır. "Bu, Allah'ın kanunudur. Allah'ın kanununda asla bir değişik­lik bulamazsın." Sana geldiklerinde, seninle çekişirler. Onların, küfredip ya­lanlayanları: Bu, hurafe ve batıl sözden başka bir şey değildir, derler. Onlar Kur'an'ı yalanlamakla yetinmemiş, daha da ileri gidip "Evvelkilerin masallarıdır" diyerek onu en düşük vasıflarla nitelemişlerdir. Onu kimse duy­masın diye insanları Kur'an'dan vazgeçirmeye, Allah'ın yolundan saptırma­ya çalışırlar. Kendileri de fazlaca nefret ettiklerini göstermek ve başkalarını vazgeçirmekte kararlı olduklarını ispatlamak için Kur'an'dan uzaklaşırlar. As­lında onlar sadece kendilerini helak etmektedirler, ama bunun farkında değildirler. [52]
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:26 pm

    Kıyamet Gününde Müşriklerin Durumu

    27- Onların, ateşin kenarına getirilip durdurulduklarında, "keşke dün­yaya tekrar döndüıtilseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve ina­nanlardan olsaydık" dediklerini bir görsen!

    28- Hayır; daha önce gizledikleri onlara göründü. Eğer geri döndü-rülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalancıdırlar.

    29- "Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek değiliz" dediler.

    30- Onları, Rablerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen! Al­lah: "Bu gerçek değil mi?" der; onlar, "Evet, Rabbimiz hakkı için gerçektir" derler. Allah da "Öyleyse İnkâr etmenizden ötürü azabı tadın" der.

    31- Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar doğrusu kaybedenlerdir ki kıyamet saati onlara ansızın gelince, ağırlıklarını arkalarına yüklenerek, "Dünyada işlediğimiz büyük kusurlardan ötürü yazıklar olsun bize" derler. Dİk-kat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür!

    32- Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır; ahiret yurdu, sakınan­lar için daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?[53]

    Bazı Kelimeler:

    Ateşin üzerine durdu. Vakıf oldu. Onu tanıdı. Apa­çık gördü. "Nefsini birşeye vakfetti" denildiğinde, kişinin kendini o şeye ada­dığı manası anlaşılır. Akan fakirlere vakfetmek de bu anlamdadır.Onlara açıkça göründü. Bilinen belirli vakit. Şe­riat lisanında ise dünyanın ömrünün son bulduğu ve ahiret hayatının başla­dığı vakit demektir.Ansızın.Geçip giden şey için piş­man olmak. Hasret çeken kimse, kendisini günah işlemeye itmiş olan geçmiş­teki cahilliğinden dolayı pişmanlık duyar. Yapılabilecek bir işte ku­surlu davranmak.

    "Vizr" kelimesinin çoğulu olup, ağır yük anlamındadır. Şeriat lisanmdaysa, suç ve günah manasında kullanılır. Gü­nahlar, tıpkı sahibinin sırtına ağır gelen yük gibidirler.Kendisiyle bir faydaya yönelinmeyen veya bir zarar defedilemeyen boş iş. İn­sanı amacından saptıran şey. [54]

    Açıklama:

    Şu müşriklerin işleri gerçekten tuhaftır. Dünyada onların Kur'an'ı ve Pey­gamberi inkâr ettiklerini, peygamber ve O'nun dini ile alay ettiklerini, öldükten sonra dirilmeye ve Ona bağlı şeylere İnanmadıklarını, bu yaptıklarıyla da övün­düklerini görürsün. Cehennem ateşini açıkça görüp müşahade ettiklerini, veya içine girip mahiyetini anladıklarını ve alevleriyle yandıklarını keski görsey-din. Kelimelerle anlatılamayacak tuhaf bir şeyle karşılaşırdın. Cehennemin yanında durup da kesinlikle oraya gireceklerini anladıklarında şöyle derler: Keski dünyaya geri döndürülseydik de bu cehennemi, buna bağlı haşir ve ce­za işlerini inkâr etmeseydik. Ya da Rabbimizin ayetlerinden her hangi birini yalanlamasaydık ve Allah'a, ayetlerine, peygamberlerine yürekten İnanan mü1 minlerden olsaydık. ayetinin başındaki harfi, onların ön­ceki temennilerini geçersiz kılmakta ve "Hayır..." anlamını ifade etmektedir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Hayır.. Onlar, iman etme-konusundaki bu arzu ve temennilerinde asla dürüst değildirler. Hayır. Çünkü gizleyip in­kâr eden kimse, o şeyi gizler ve açığa çıkarmaz. Bir şeye inanan bir kimse, O şeyi gizlemez ve açığa çıkarır. Söz, cehennem ateşi ve müstahak olanların bu ateşe atılması üzerine açılmıştır.

    Onlar dünyaya döndürülecek olsalar, yasaklanmış oldukları küfür, inad ve imansızlık gibi şeylere geri dönerler. Onlar öyle bir millettir ki: tabiatları

    yalan karakterleri ise inaddir. Dünyaya geri gönderilecek olsalar şnylc diye­ceklerdir: Bizim için sadece dünya hayatı vardır. Ahiret hayatı diye bir şey yoktur. Öldükten sonra dirilecek değiliz... İşte böyle... Maddeciler, gayba as-İâ inanmazlar. Onlardan ebediyyen hayır umulmaz. Allah'ın ayetlerini yalan­layan bu müşriklerin, Rableri tarafından hesaba çekilmek ve haklarında dile­diği hükmü vermesi için meleklerce yakalanıp hapsedildiklerini keski görsey-din. "Öyle bir gündür ki, kimse kimseye sahib olamaz (fayda vermez) Emir ve hüküm, O gün yalnız Allah'ındır!'"[55]

    Hesap yerine götürülmek üzere yakalandıklarında onları keşke görsey-din de, manzaralarının ne kadar çirkin olduğunu anlasaydın. Kelimelerle an­latılamayacak, herhangi bir şeyle nitelenemeyecek (kötü) bir halde bulunduk­larını müşahede etseydin, durumları seni gerçekten ürkütürdü. Adamın bîri onlar için şöyle bir soru sorabilir: Peki bu durumda kendilerine ne denildi?

    Bu sorunun sahibine şu cevab verilir: Rableri, azarlayıp kınayarak ken­dilerine şöyle der: Şu anda içinde bulunduğunuz, ahiretin korkunç halleri ger­çek ve şüpheden uzak değil midir?

    Onlar Rablerİne şu karşılığı verdiler: Evet.. Gerçektir ve bunda hiç şüp­he yoktur, ey Rabbimiz.

    Rableri de kendilerine şöyle dedi: Öyleyse çekmekte olduğunuz azabı, dünyada ayetlerimizi inkâr edip kâfir olmanız sebebiyle çekmektesiniz. Bu­gün, ayetlerimizin hak olduğuna ilişkin yaptığınız ikrarın size bir yararı do­kunmayacaktır. Allah'ın huzuruna çıkıp hesap vereceklerini; Allah'ın salih kullarına mükâfatlar vereceğini yalan sayanlar, ziyan etmişlerdir. Evet bun­lar, ahiretin nimetlerini, mükâfatlarını, iman mutluluğuyla lezzetini ve Al­lah'ın hoşnutluğunu kaybedip zarara uğramışlardır. Oysa ki Allah heişeyden büyüktür. (O'nun hoşnutluğu da öyle..)

    Bu akibetle karşılaşmaları, salt ahiret hayatını ir kâr etmelerinin sonu­cudur. Zira ahiret hayatını inkâr eden kimse, maddeci ve şehvet düşkünü, ar­zularının esiri olur. Kalbi var, ruhu yoktur. Hayvan gibidir. Hatta hayvanlar­dan daha fazla yolunu sapıtmıştir. Yalanlayanlar, gerçekten kayba uğramış­lardır. Ansızın ölümle karşılaştıklarında şöyle derler: Gel ey hasret.. Gei ey pişmanlık. Dünyadayken imân etme fırsatını kaçırdığımız için, şimdi pişmanlık zamanıdır. Bizler, dünya hayatından sonra ikinci bir hayatın bulunmadığını iddia ediyorduk.

    Resuhıllah (s.a.v.) efendimiz buyurmuşlar:

    "Her kim ölürse, onun kıyameti kopar!' O iman fukaralarının delilleri ve ahireti yalanlamaları, ölmeleri anma kadar devam eder. Ama zarar ve ka­yıplarının, aynı şekilde hasret ve pişmanlıklarının sonu ve sınırı yoktur.

    Allah ile karşılaşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyan etmişlerdir. Kıya­met ansızın gelip çattığında yüklerini sırtlarına yüklenerek, bu yüklerine daha haşka yükler (günahlar) ekleyerek hışırlar. Bu günahları, onlar kendi elle­riyle kazanmış, kendi organlarıyla işlemişlerdir. Yüklendikleri ve işlemiş ol­dukları şeyler ne kötüdür.

    Kâfirlerin, "Kendisinden sonra hayat yoktur" dedikleri dünya hayatı; çocuk oyunu gibi faydasız işle, eğlence gibi geçici yararlar sağlayan, ancak olumsuz olan bir iş arasında dönüp dolaşmaktadır. Dünya hayatının geçimi azdır, süresi kısadır, yaşantısı zahmetlidir. Bu hayatı yaşamakta olan kimse zorluklar içindedir.

    "Doğrusu biz, insanı bir meşakkat içinde yarattık"[56]

    Ahiret yurdunu derseniz, orası ne güzel ve en son bir yurttur? Oranın nimetleri ve gölgesi devamlıdır. Orada keder, yorgunluk ve elem yoktur.

    "Biz o cennetliklerin kalblerindeki kini çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz. Ve onlar, oradan çıkarılacak da değildir."[57]

    Allah'ın Peygamber (S.A.V)'i Teselli Etmesi Ve Yaratıklarına Dair Kanunu

    33- Ey Muhatnmedî Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette bir Hyoruz; doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler Allah 'm ayet­lerini, bile bile inkâr ediyorlar.

    34- Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımı­mız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah'ın söz­lerini değiştirebilecek yoktur; and olsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.

    35- Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince, eğer gücün yeri delmeye veya göğe mediven dayamağa yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dikseydi onları doğru yolda toplardı. Sakın bilmeyenlerden olma!

    36- Ancak kulak verenler daveti kabul ederler, ölüleri Allah diriltir, sonra O'na dönerler.

    37- ''Rabbin'den Muhammed'e bir belge indinlseydi ya" dediler. De ki: "Doğrusu Allah bir belge indirmeğe Kâdir'dir, fakat çoğu bilmezler." [58]

    Bazı Kelimeler:

    Sevilen bir şeyin kaybedilmesi veya arzu edilen bir şeye kavu-şulamaması veya istenilmeyen bir durumun meydana gelmesi anında kalbin duyduğu acı.Kalbde sabit olan birşeyi inkâr etmek veya kalben reddedilen birşeyi ispat etmek.Önemli haber. Ağır gelmek. Bir İşte zorlanan ve meşakkatle karşılaşan bir adam, "falan iş bana ağır geldi" der. Kişinin, arzu duymadığı veya hakaret etmek iste­diği için bir şeyden yüz çevirmesi.Elde edilmesi yolunda zorluk ve meşakkatle karşılaşılan bir şeyi taleb etmek, demektir.

    Bu kelime, "bağy" mastarından türemiştir. Bağy, haddi aşmak demektir. İbtiğa, kelimesi, hayır ve şer için fiil olarak kullanılır. Giriş ve çıkışı bulunan tünel.Merdiven. Süllem, selâmet, kökünden türemiştir.

    Çünkü merdi­ven (süllem), insanı çıkmak istediği yüksekliğe teslim eder. Çağrıya icabet etmek, yapılan çağrıya olumlu karşılık vermektir. Çağrıda bu­lunanın isteğini tedricen yerine getirmektir. [59]

    Önceki Ayetlerle İlişkisi:

    Bu tartışma ve münakaşadan sonra, dinsizlerin küfür ve inadlannın, pey­gamber (s.a.v.)in kalbinde meydana getirdiği etki anlatıldı. Kendisinden ön­ceki peygamberlerin karşılaşmış oldukları haller açıklanarak da, peygamber (s.a.v.)e teselli verildi. İbn Cerir, Süddî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ah-nes bin Şurayk ile Ebu Cehil karşılaştılar. Ahnes, Ebu Cehil'e şöyle dedi: "Ey Ebu Hakem! Muhammed'i bana anlat. O, doğru bir adam mıdır, yoksa ya­lancı birisi midir? Burada benden başka, senin sözlerini işitecek biri yoktur." Ebu Cehil, Ahnes'e cevaben dedi ki: "Vallahi Muhammed, gerçekten doğ­ru sözlü bir adamdır. Asla yalan söylemiş değildir. Ama Kusayy oğullan sanca­ğı, şikayet,, hicabct, nedve (gibi vazifeler ile) peygamberliği alıp götürür-ierse, Kureyş'e ne kalır?" [60]

    Açıklama:

    Ey Peygamber! Kavminin içinde bulunduğu halin seni üzdüğünü biliyo­ruz. Seni yalanlamalarının, sana dil uzatmalarının, arapları senin çağrına uy­maktan alıkoymasının gönlünü incittiğini de biliyoruz. Görüyorsun ki, ken­dilerini doğru yola ve kurtuluşa çağırdığın halde aile ve aşiretin ziyan ve sa-pikhk içerisindedir. Senin çağrını işitmiyorlar. Bu da senin temiz kalbini İn­citiyor. "Onlara Üzülüp kendini mahvetme!' Onlar için tasalanma. Onların yaptıklarından dolayı kalbin daralmasın. Doğrustr onlar, seni yalanlamıyor­lar. Onİarın cemaatleri nezdinde de sen doğru sözlü bir insan olarak kabul ediliyorsun. Senin ne yalan söylediğini, ne de hıyanet ettiğini görmüşlerdir. Ne var ki onlar inad edip büyüklük taslıyorlar. Onları kin, çekemcmezlik ve ahmakça bağnazlıkları bu yola itiyor. Bakınız, Ebu Cehil ne demiş: "Ey Mu­hammed! Doğrusu biz seni yalanlamıyoruz. Ama senin getirmiş olduğun şeyi yalanlıyoruz". Gerçekten de onlar, Peygamberi (s.a.v.) yalanlamıyorlardı. Ama onlar yanlış anlayışa saplanarak, peygamber efendimizin vukubulacağını haber verdiği, ölümden sonra diriliş ve ahiret hayatının gerçeğe uymadığını söylü­yorlardı. Böyle demeleri, peygamber (s.a.v.)'in bu gibi haberleri kendi ya­nından uydurmuş olduğunu onlara göre gerekli kılmıyordu. Kaîdı ki, onlar bu haberleri bir başlarına kaldıklarında yalanlamıyorlardı. Bu hakikatleri sa-; dece halkın önünde inkâr ediyorlardı! Mucize ve belirtilerin apaçık ortaya çıkmasına rağmen yalanlamakta ısrar etmeleri, aslında Allah'ın ayetlerini yalanlamak demektir.

    Sana gelince ey Peygamber! Onların yaptıklarından dolayı hüzünlenme. Sabır ve tescili ile yoluna devam et. Senden önceki ulu peygamberlerin karşı­laşmış oldukları durumlardan ibret al. Şimdi olduğu-gibi eski zamanlarda da insanların tabiatları böyleydi. Senden önceki peygamberler de özellikle azm sahibi peygamberler de yalanlandılar. Ama onlar, Allah kendilerine yardım edinceye kadar, inançsızların eziyetlerine karşı sabrettiler.

    "Öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve maiyetinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman olacak?" diyesiye kadar... Bilin ki, Allah'ın yardımı mu­hakkak yakındır"[61]

    Bu, ümmetler ve peygamberler hakhndaki ilâhi kanundur, Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Azm sahibi peygamberlerin sabret­tikleri gibi ey Muhammed, Sen de sabret. Şunu iyi bil ki, Allah, mü'mİnîeri kâfirlere karşı savunur. Allah'ın kelâmını ve va'dini leğiştirecek bir kimse yoktur.

    Sana, Önceki peygamberlerin haberleri gelmiştir. Bu haberler; insanların onları yalanlamış olduğu, onlarınsa bu yalanlamalara karşı sabretmiş olduk larını ve Allah'ın kendilerine yardım etmiş olduğunu ifade etmektedirler. "Mu­hakkak ki biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahid duracağı günde (kıyamette) muzaffer kılacağız"[62]Kâ­firler, peygamber efendimize, bazı mucizeler göstermesini öneriyor, şayet bu alametleri gösterecek olursa kendisine inanacaklarını söylüyorlardı. "Bizim için şu yerden (Mekke'den) bir pınar akıtmçaya kadar sana inanmayız, dediler,"[63]

    Cenab-ı Allah, şu manadaki sözleriyle onların bu önerilerini reddetti: Şayet onların, senin davetinden yüz çevirmeleri ve senden bazı isteklerde bu­lunmaları senin ağırına gidiyor ve sen de iman edecekleri umuduyla, delille­rini çürütüp şüphelerini giderecek bir ayeti (alameti, mucizeyi) onlara gös­termek istiyorsan, sana deriz ki: Yeryüzünde bir delik açarak yerin dibine ulaş­mak veya bir merdiven kurarak göğün tabakalarına yükselmek, böylece de onların önerdikleri ayetleri kendilerine getirmek, elinden geliyorsa, bunu'yap. Ama nihayet sen bir elçisin. Resul, Allah'ın iradesi olmadan, insan gücünü aşan mucizeleri gerçekleştiremez. Şunu iyi bil ki, Allah onların doğru yolda ve senin getirdiğin dinde bir araya gelmelerini dilemiş olsaydı, mutlaka bunu yapardı. Ama O, onların farklı ve değişik olmalarını, denenmelerini ve bu­nun gereği şeylerin olmasını diledi.

    İnsanlar iki grupturlar. Bir grup cennette, diğeri cehennemdedir. Şayet Aliah dileseydi, her iki grubu da doğru yolda bir araya getirirdi. Bir grup; Allah'ın ayetleri kendilerine okunduğunda bu ayetleri kabul kulağıyla din­ler, bu ayetlere ibret nazarıyla bakar; heves,.inad ve büyükîenmeden soyutla­narak bu ayetlerin manasını düşünür. Bunlar, Allah'ın kendilerine yaptığı çağ­rıya icabet ederler. Ekin bitirmeye elverişli toprak gibidirler. Suyu kubul eder ve çimeni bitirir.

    Diğer grup ise, Allah'ın ayetleri kendilerine okunduğunda bu ayetleri kabul kulağıyla dinlemez, Taşkınlık içinde.şaşkınlığına devam eder, büyüklük taslar, ibret almazlar. Bunların kalpleri ölüdür. İnsanlar arasında, duydukların­dan en çok yararlanamayanlar bunlardır. Bunların işi Allah'a kalmıştır. Bunları öldükten sonra diriltip hesaba çekecek, amellerinin karşılığını verecek olan, Allah'dir. Malum mucizelerin peşpeşe gelişinden sonra ki mucize olarak sa­dece Kur'an da yeterli idi- inatçı müşrikler şöyle dediler: "Bizim önerdiğimiz gibi Rabbinden taraf ona bir ayet indirilmeli değil miydi?" ve sözlerine de­vamla şöyle dediler: "Bizim için şu yerden bir pınar akıntmcaya kadar sana asla inanmayız. Yahud hurmalıklardan ve üzümlüklerden senin bir bahçen olsun da ortasından bol bol nehirler akıtasm. Yahut söyleyip zannettiğin gi­bi, semayı parça parça azab olarak üzerimize düşüresin. Yahad altından bir evin olsun, yahud semaya çıkasm; ona çıktığına asla inanmayız, tâ ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresîn"[64]

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Sübhanallah! Bu ayetleri benden nasıl is­tersiniz? Ben, sadece bir insan ve bir elçiyim. Elçi (resul) ise, her hangi bir ayet indirmeye muktedir değildir. Sizin isteklerinizi yerine getirecek güçte olan, sadece Allah'dır. Ümmetlere ilişkin ilâhi yasa, şu şekilde cereyan etmiştir: İnat­çıların isteklerini yerine getirmek, onların doğru yolu bulmalarına sebeb ol­mamış, bilâkis azâblandırılmalarma ve köklerinin kazılmasına sebeb olmuş­tur. Önerdikleri mucizelerin indirilmesi onîar için hayır değil, bilâkis kötü olmuştur. Ne var ki, onların çoğu bunu bilmezler. Onlar, doğru yola kavuş­mak amacıyla değil de Resulullah (s.a.v.)i taciz etmek için bu tür isteklerde bulunmuşlardır.

    ' 'Hâlâ bir ayet (mucize) görseler, yüz çevirip şöyle derler: "Bu devam edege-len kuvvetli bir sihirdir"[65]

    Allah'ın Kudretine Ve İlminin Kemaline İlişkin Deliller

    38- Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak si­zin gibi birer toplulukturlar. Kitab'da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.

    39- Ayetlerimizi ynhınUıyıınkır knmnlıkhırcta kalmış sağır ve dilsizler­dir. Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse onu doğru yola koyar. [66]

    Bazı Kelimeler:

    Yer yüzünde.yürüyen canlılar.Havada uçan her kanatlı.Ümmet kelimesinin çoğulu olup topluluk ve cemaat de­mektir. Bu cemaat din, dil, nitelik veya iş faktörü İle bir araya gelmiş olur. [67]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ın gücü her şeye yeter. Hikmet ve maslahata uygun olarak ayetler indirir. îşte bu ayetler, O'nun kudretinin, kapsamlı ilminin ve mükemmel tedbirinin görünümleridir.

    Yeryüzünde yürüyen hiç bir hayvan, gökyüzünde uçan hiçbir kuş çeşidi yoktur ki, onlar da sizin gibi ümmetler olmasınlar, ey insanlar. Onların da rızık ve ecelleri sağlam bir düzenleri vardır. Yaratıcıların en güzeli o!an Al­lah'ın şanı yücedir.

    Hayvan tabiatları üzerinde çalışan araştırmacılar, bir çok hayvan türle­rinin toplumlarının bulunduğunu; başlarında krallarının, ülkelerinin, düzen­lerinin, kumandanlarının, mevcud olduğunu ispatlamışlardır. Bal ansıyla ka­rınca örneği, pek uzağımızda değildir!

    Ayet-i Kerime de özel olarak yeryüzünde yürüyen hayvanlardan söz edil­miştir. Çünkü kâfirlerin gözü önünde görülenler bunlardır. Allah'ın gökler­de öyle yaratıkları vardır ki, onların mahiyetini ancak kendisi bilir. Bu ayet-i kerime, gözlerimizi hayvanların yapısını araştırıp İncelemeye ve bundan ders almaya yöneltiyor. Yeryüzündeki varlıkların tümü kendilerinden yararlana­lım ve onları kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanalım diye bizim için yaratılmıştır.

    "Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" ve hiç bir şeyde asla kusur etmedik." İbn'Abbas (r.a.) demiş ki: "Kitaptan maksat, ümm'ül kitaptır. O da gaybi bir mahluktur. İlahi yasa uyarınca, olan ve olacak şeylerin hepsi on­da kayıtlıdır". Bazıları demişler ki; Ümm'ül kitap, Allah'ın herşeyi kuşatan ilmidir. Sabit olup, hiç bir şeyi unutmadığı için Allah'ın ilmi kitaba benzetilmiştir.

    Ümm'ül Kitabın Kur'an-ı Kerim olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu­na göre ayet-i kerime'nin ifade ettiği manâ şudur: Hidâyet yollarından, hü­küm ve kanunların asıllarından hiçbirini bırakmadık. Bunların hepsini KurL an'da anlattık. Din, ekonomik ve sosyal ilişkiler açısından genel İslâm siya­setini Kur'an'da anlattık. Kur'an'da dinin sünnet, icmâ ve kıyas gibi diğer genel asılları mevcuttur. Sonra herkes toplanarak rablerinin huzuruna çıkarı­lacak ve yaptıklarının karşılıklarını alacaklardır.

    Kudretimizin kemaline, ilim ve hikmetimizin bütünlüğüne ve delâlet eden indirilmiş ayetlerimizi yalanlayanlar, sağırdırlar. Hak ve hidayet davetimizi kabul kulağıyla işitmezler. Dilsizdirler... Bildikleri hakkı söylemezler. Küfür, cehalet ve çirkin adetlerin karanlıklarında körler gibi yürürler.

    Allah, dilediği kimseyi rüsvay edip şaşırtır. Öylesine lütfetmez; çünkü onlar lutfa ehil değildirler. Zira Allah'ın ezeli ilminde sabittir ki bu gibi kim-. seler, İçinde bulundukları azâb ve mutsuzluğa müstehaktirlar. Allah, dilediği kimseyi dosdoğru yola koyar. Çünkü o kimsenin buna lâyık ve ehil olduğu, Allah'ın ezeli ilminde sabittir. Allah'ın ezelde kendi ilmine muvafık olarak seçip beğendiği şeylerdeki hikmeti işte budur. Her şeyi muhkem yapan Al­lah'ın sanatı işte budur. O, kullarından haberdardır. Yarattıklarının hallerini görür. [68]

    Zorluk Anında Kul Allah'a Sığınır

    40- De ki, ''Üzerinize Allah'ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelse. Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz bana bildirin."

    41- Hayır; sadece O 'na yalvarırsınız; dilerse yalvardığmız şeyi giderir, siz de O'na koştuğunuz ortaklan unutursunuz.

    42- Şüphesiz ki, senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları —yalvarsinlar diye— darlık ve sıkıntıya sokmuştuk.

    43- Hiç değilse, onlara şidditimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmak değil miydiler? Lâkin kalbleri katılaştı, şeytan da yaptıklarım onlara güzel gösterdi.

    44- Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık; kendilerine verilene sevinince ansızın onları yakaladık da umutsuz kahverdiler.

    45- Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun ki, zulmeden milletin kökü böylece kesildi. [69]

    Bazı Kelimeler:

    Hayret ifade eden arapça bir deyim, kendisinden sonra gelen cümle, gerçeğe aykırı anlam taşır. Ayette bu kelime, "Bana haber verin" ma­nasını ifade etmektedir.Allah, azabını gidermesi için çağırdığınız eşleri giderir. Şiddet, azâb ve kuvvet ile,

    "Be'sâ" kelimesi savaş ve meşakkat anlamında da kullanılır. Menfaatin zıddı olan"durr" kelimesinden alınmıştır. "Tadarru" mastarının muzari fiilidir. Yal­varıp yakarmayı açığa vurmak ve yükümlülüklere karşı boyun eğmektir.Hasret çekip, kurtuluştan umut kesenler. Kavmin, ar­kadan gelenleri. [70]

    Açıklama:

    Ey Peygamber! Şu müşriklere de ki: Emsalleriniz olan sizden önceki mil­letlere; yere batırma, kasırga ile kırıp geçirme, boğma şeklinde inen ilâhi aza­bı size de inerse, veya bir yönüyle kıyamet size gelirse, onun korkulu manza­rasıyla karşılaşırsanız ne yapacağınızı bana haber verin. Böyle bir durumla karşılaştığınızda sizleri bu azaptan ve bu azabın korkunçluğundan kurtar­ması için, yardımınıza Allah'dan başkasını mı çağırırsınız? Sizler için Allah'ın ortaklan ve şefaatçileriniz olduklarını ileri sürdüğünüz bu putların, ilah ol­duklarına ilişkin savınızda doğru iseniz, haber verin. Bu azaptan kurtulmak için, AUah'dan başkasını mı yardıma çağırırsınız? Bu soru, muhatabı sustu­rup ilzam etmek içindir. Hayır... Sadece Allah'ı çağırır, sadece.O'na yönelir­siniz. Size isabet eden şiddeti ve size acı çektiren musibeti gidermesi için ken­disinden yardım dileyeceğiniz de yalnızca Allah'dır. Sizi kurtarması için ken­disine yalvardığmız Allah, başınıza gelen musibeti, dilerse kaldırıp giderir. Ve bunda hikmet vardır. Böylece siz de, Allah'a eş koşmuş olduğunuz şeyleri unutursunuz. İlahlarınızı terk edersiniz. O azap vaktinde Allah'dan başkası­nı hatırlamazsınız. "Gemiye bindikleri zaman (denizde boğulma korkusuyla dini Allah'a halis kılarak O'na dua ederler. Fakat onları karaya çıkarıp kurtardık mı, hemen Allah'a ortak koşarlar?'[71]

    Bu, şundan ileri geliyor: îsmi aziz olan Allah'ın birlenmesi, insanın fıt­ratına yerleştirilmiştir. Şirk koşmaksa, taklid yoluyla insana sonradan arız olan, bolluk ve refah zamanında zihni fesad ile meşgul eden bir şeydir. Ama işin ciddi olduğunu anlayınca İnsanlar, dini halis kılarak, muhlisane bir edâ ile Allah'a yalvarırlar. "Allah'ın dinine (yüzünü yönelt) ki, insanları onun üze­rine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez".[72]

    Bundan sonra Kur'an-ı Kerim, geçmiş toplumlardan örnekler vermeye başlamış ve anlam olarak şunları söylemiştir: Senden önce de ümmetlere uyarıcı ve müjdeciler olarak peygamberler gönderdik. Ne var ki onların ümmetleri asi olup haddi aştılar. Biz de onları darlık, şiddet, sıkıntı ve helak edici şey­lerle yakalâyıverdik ki, bu yanlış yollarından geri dönüp edeplensinler. Musi­betler İnsanın nefsini bazan terbiye ederler. Mağrur kimseyi, başını önüne eğip düşünmeye sevk eder ve nefis muhasebesi yaptırırlar. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim "Yalvarsmlar diye..." bir ifade kullanmıştır. Evet... Allah'a yalvarsın-lar ve O'na sığınsınlar diye... Maamafih insanların çoğuna, günahtan mene-dicİ ve uyanların bir yaran dokunmaz. Ve bu misebetler, onları isyandan cay­dırmaz. Hiç değilse kendilerine azabımızın geldiğinde, yalvarıp boyun eğe­rek tevbe etmeli değiller miydi? Ama ne gezer! Artık onların kalbleri taş gibi olmuş, hatta daha da katılaşmıştır. Uyanlardan etkilenmezler. İbretlerden ya­rarlanmazlar. Yapmakta oldukları şeyleri şeytan kendilerine süsleyip püsle-miştir. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür.

    Kendilerine hatırlatılan şeyleri unutup, uyarıldıkları şeylerden yüz çevi­rince de istidrâc ve mühlet verme kabilinden kendilerine her taraftan rızık kapılarını açtık. Onları dünya hayatının nimetlerinden yararlandırdık. "On­ları dünyanın az vaktinde nzıklandırınm. Sonra onu ahirette cehennem aza­bına muztar bırakırım. O varılacak ateş, nekötü bir yerdir!" Nihayet kendi­lerine verilen o şeyler yüzünden sevinince, Aziz ve muktedir olana yaraşır bir şekilde, önceden uyarmaksızm ve de izin almaksızın onları ansızın yakalayı-verdik. Böylece onlar da Allah'ın rahmetinden umut kesip hasret ve pişman­lık içine düştüler. O zalim kavmin kökü kesildi. Onlardan geriye bir tek kişi bile kalmadı. Hamd, alemlerin rabbı olan Allah'a mahsustur.

    Bu sözlerde; bozgunculuk yapan kavmi helak etmenin, alemlerin rabbi Allah'ın bir nimeti olduğuna, sıkıntı ve sevinç hallerindeyse insanlar için Öğüt ve ibretler bulunduğuna işaret edilmektedir. Ancak akıl sahibi kimseler dü­şünüp bu incelikleri kavrayabilirler. [73]

    Yine Allah'ı Birlemenin Delilleri

    46- Ey Muhammedi De ki: "Gördünüz mü? Allah, işitmenizi, gözleri­nizi alsa, kalblerinizi kapasa, Allah'tan başka hangi tanrı onu sizlere getire­bilir? " Ayetlerin nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir baksana, sonra da onlar yüz çevirirler.

    47- De ki: "Allah 'm azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimlerden başkası mı yok olur? Bana bildirin."

    48- Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

    49- Âyetlerimizi inkâr edenlere yoldan çıkmalarından ötürü azab dokunacaktır. [74]

    Bazı Kelimeler:

    Ayetler değişik şekillerde çevirip tekrarlarız.Bundan yüz çeviriyorlar. Onlara dokunur. Mes, çoğunlukla zarar veya şer gibi kötülük veren şeye elle dokunmak demektir. [75]

    Açıklama:

    Ey Muhammedi. Şu müşriklere de ki: Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alır ve kalblerinizi mühürlerse, —Çünkü gözü, kulağı ve kalbi size bağışla­yan O'dur.— evet bunları elinizden alırsa kör ve sağır olursunuz. Söylenenle-

    ri duymazsınız. Önünüzdeki yolu görmezsiniz. Faydalı ve zararlı, hak ve ba­tıl olan şeylere akıl erdiremezsiniz. Şayet Allah size böyle yaparsa, kendileri­ne ibadet edip şefaatlerini umduğunuz tanrılarınız sizler için ne yapabilir? Bütün bunları, Allah'tan başka hangi ilâh size verebilir? Allah'tan başka tanrı yoktur. Bütün bunları yapmaya muktedir olan, yalnız O'dur. Allah'tan baş­ka tanrı edindikleriniz, fayda veya zarar verme gücüne sahib olsalardı, bu or­ganları, elimizden alındıktan sonra size tekrar geri verirlerdi. Şüphesiz bili­yorsunuz ki, o tanrıların hiç bir şeye güçleri yetmez. Hatta bir sinek, onlar­dan bir şeyi çekip alacak olursa, o şeyi sinekten geri alamazlar. Şu halde ne diye onlara' duâ ediyorsunuz? Duâ, ibadettir. İbadet ise yalnızca bir ve tek olan, kahredici güce sahip bulunan, noksanlıklardan münezzeh ve gerçek ma­but olan yüce Allah'a yapılır? Ey baktığı şeylerden ibret alabilen kimse! Bak da gör. Allah, ayetleri muhtelif şekillerde ve çeşitli üsluplarla tekrarlayıp açık­lıyor. Bütün bunlardan sonra onlar bu ayetlerden yüz çeviriyorlar. Körü kö­rüne taklitçilik ve bağnazlık perdesinden, kıskançlık hastalığından arınmış bir gözle bu ayetlere bakıp kibret almıyorlar. Onlara de ki: Bana haber verir misiniz; Sizden önceki yalanlayıcı ve sapıklara önceden haber vermeksizin, ansızın yere batırma, köklerini kazıyıp helak etme şeklinde azâb geldiği gibi,-Allah tarafından size de habersiz bir azâb gelirse, yahut göz göre göre önce­den haber vererek size bir azâb gelirse, ne yaparsınız? Şirk ve batıl yoluna koyulmuş olan, kendilerine yazık eden zalimler güruhundan başkası mı bu azapla helak olacaktır?

    Peygamberleri ancak, iman eden kimselere sevap müjdecisi, isyan eden kimselere ise, meydana gelişi muhakkak olan bir azabın habercisi olarak gön­derdik. İnsanlar kendilerine imân da etseler, küfür de etseler, peygamberle­rin bundan başka bir görevleri yoktur. "Sana düşen, yalnızca tebliğ etmektir" İşlenen hayır ve şerrin karşılığım verecek olan, ancak yüce Allah'dır. İmân edip nefsini islâh edenler İçin korku yoktur. Onlar için bir üzüntü de yoktur.

    "O en büyük korku (Sûr'a son üfürülüş anı), bunları mahzun etmeye­cek ve kendilerini melekler şöyle (demekle) karşılayacaklardır: "İşte bu, size dünyada vaad olunan (mutlu) gününüzdür"[76]

    Ayetlerimizi yalanlayıp haktan yüz çevirenlere, küfür ve bozgunculukla­rın cezası olarak azâb dokunacaktır. Dünyada onlara bir hayır dokunursa da, o, az bir geçimliliktir. Sonra Allah onu cehennem ateşine muztar kıla­caktır. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! [77]
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:36 pm

    Peygamberlerin Görevleri

    50- De ki: "Size Allah'ın hazineleri elimdedir, demiyorum; gaybi da bilmiyorum; size, ben meleğim demiyorum, ben ancak bana vahyolunana uyu­yorum!' De ki: "Görenle görmeyen bîr midir? Düşünmüyor musunuz?"

    51- Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'ân'la uyar. O'ndan başka bir dost ve aracıları yoktur. Umulur ki allah'tan sakıntılar.

    52- Sabah akşam, Rablerinin rızâsını isteyerek O'na yalvaranları kov­ma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovarak zulmedenlerden olasın.

    53- Böylece, "Aramızdan Allah bunlara mı iyilikte bulundu?" deme­leri için onları birbiriyle denedik. Allah şükredenleri iyi bilen değil midir? [78]

    Bazı Kelimeler:

    "Hizane" kelimesinin çoğuludur. "Hizane" ise, içine eşya saklanıp muhafaza edildiği şeydir. Bundan maksat halka, rızikların taksimi­dir.Halkın tümünden gizli olan ve sadece Allah'ın biidiği şey. Buradaki a'mâdan kasıt, sapıklıkta olan kimsedir.

    Basir, (gö-ren)den kasıt ise, doğru yolda bulunan kimsedir. Yardımcı.Uzaklaştırma. Fecir ile gün doğuşu arasında­ki zaman.Günün son kısmı, Gadât İle Aşiyy'in bir arada zik-redilmesiyle bütün zaman kastedilmiştir. Sınayıp imtihan ettik. Allah onlara nimet verdi. [79]

    Açıklama:

    Müşriklerin peygamber efendimize karşı inâd İçinde bulunmaları, O' nun kalbinde büyük bir etki meydana getiriyordu. Peygamber efendimizin pozisyonunu, görevini ve peygamberliğini bilmedikleri için, kendisinden gö­rülmemiş ayetler ve mucizeler getirmesini istiyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, peygamber efendimize anlam olarak şunları söyledi: Ey Muhammedi şunlara de ki: Ben, Allah'ın hazineleri yammdadır, ben bu hazinelere mâli­kim, bunları halk arasında taksim eder ve bunlarda tasarrufta bulunurum, diye bir iddiada bulunmuyorum. Sadece Allah'ın bildiği, peygamber veya me­leklerden hiçbirinin haberdar olamadığı gaybı bildiğimi de iddia etmiyorum. Ancak Allah'ın İlahî vahiyle ile peygambere bildirdiği, bundan müstesnadır. Vahiy yoluyla gelen bilgi, kesbî olmayıp zaruri olan ilimdendir. İnsanın geti­remediğini getiren ve onun yapamadığını yapan bir melek olduğumu da id­dia etmiyorum. Yani tanrılık veya meleklik iddia etmiyorum ki, gücüm ve kud­retim dışında olan şeyleri benden istiyesiniz. Ben ancak bir insanım. Allah, beni peygamberlikle şereflendirdi. Sadece, bana vahy olunana uyarım. Bu pey­gamberlik de sadece bana verilmiş değildir. Aksine benden önce de kıymetli ve şerefli peygamberler gelip geçmiştir.

    Şunu iyi bilin ki, kâinatta mutlak tasarrufta bulunma yetkisi; sadece bir ve kahredici güce sahib olan, indirilmesini İstediğiniz ayetleri ve diğerlerini indirmeye muktedir olan, olmuş ve olacak şeyleri bilen Allah'a aittir. Pey­gamberi derseniz O; rabbinden dinî emirleri sizlere tebliğ eder. Yerden pınar fışkırtmak, nehir akıtmak, bahçe ve bostan yaratmak, göğü parça parça in­dirmek, ortaya sürdüğü iddiaların doğruluğuna Allah'ı ve melekleri kefil ge­tirmek ve bunlardan başka,muannidlerin istedikleri diğer şeyleri yapmak pey­gamberin yapabileceği işlerden değildir. Sebebler Ötesi şeylerde tasarrufta bu­lunmak, peygamberlerin iktidarları dahilinde olmadığına göre, evliyanın ve salih kimselerin bu tür işleri yapmaları özellikle imkânsız olur. Bunlara de ki: Kör ile gören kimse bir olur mu? Hak ve hidâyet yolundan sapmış olanla dosdoğru yolda bulunan, aynı kefeye konur mu? Bunlar nasıl bir olsunlar ki? Yoksa tamamen körleştiniz mi? Hiç düşünmez misiniz? Size anlattığım delilerin ve sizi çağırdığım şeyin üzerinde tefekkür etmez misiniz? Kur'an'a, ondaki hakikatlere, onun belagat ve manalarına bakmaz mısınız? O'nun ben­zeri bir kitabı kendi yanımdan düzenleyemeyeceğimi düşünmez misiniz? Oy­sa ki ben, Kur'an bilgisinden ve ondaki ilimlerden atıl vaziyette aranızda, Kur1 an'ın nüzulünden önce bir ömür boyu kadar bulunmuştum (Ve böyle bir id-. diada bulunmamıştım).

    Öldükten sonra diriltilip Allah'ın huzurunda toplanmaktan korkanları, sana vahyedilen şeylerle uyanp-korkut. Halbuki onlar, kıyamet gününde (AI-lah'dan başka) dost, yardımcı ve şefaatçilerinin bulunmayacağına, aksine bütün emrin Allah'a ait olduğuna inanırlar. Onların yararlanacakları şey, Kur'anL dır. Kur'an-ı Kerim bunu bir kaç kez tekrarlamış ve Bakara suresini de bu manadaki bir cümleyle başlatmıştır. "Bu, o kitabdır ki, kendisinde hiç şüphe yoktur. Ahirette zarar verecek şeylerden korunanlar için delildir, yol göstericidir." Ancak gayba inanan ve ahiret hayatına iman edenler Kur'an'dan ya­rarlanırlar. Maddeden başka bir şeye inanmayan materyalistlere gelince, on­ların kaîblerini Allah mühürlemiştir. Gözlerini köreltmiş, kulaklarında bir ağır­lık meydana getirmiştir. Bunlar, Kur'an'in nurundan asla yararlanamazlar. "Sen, ancak (Allah'ın azabını) görmemişken, rabîerinden korkanları, nama­zı dosdoğru kılanları sakındırırsın."[80]

    "Sabah akşam Allah'ın rızasını dileyerek Rablerine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut. Gözlerini onlardan başkasına çevirme."[81]Onla­rı meclisinden kovma. Hiç bir karşılık beklemeksizin sana gönülden bağla­nanlar ve senin çağrına inanıp icabet edenler onlardır. Böyle yapmakla on­lar; münafıklığı, gösterişi, namlarını duyurmayı, değil, sadece Allah'ın rıza­sını isterler.

    Ahmed bin Hanbel, İbn Cerir ve Taberanî, başka bir muhaddis toplulu­ğu ile birlikte, Abdullah bin Mesud (r.a.) in şöyle dediğini rivayet ettiler: Ku-reyş kabilesinden bir grup, Peygamber (s.a.v.) in yanma uğradılar. Yanında Suheyb, Ammar, Habtaab ve benzeri zayıf müslümanlar vardı. Kureyşli g-rup, Peygamber (s.a.v.) e şöyle dedi: "Kavminden vazgeçip de bunlara mı razı oldun? Aramızdan Allah sadece bunlara mı lutufta bulundu? Bizler, bun­lara mı tabi olacağız? Sen, bunları yanından uzaklaştır. Bunları kovduğun takdirde belki sana uyabiliriz." Onların böyle demeleri üzerine Allah, şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu: "Sabah akşam Rablerİnin rızasını taleb ederek dua edenleri kovma. Allah şükredenîeri daha iyi bilen değil midir?"

    Bir rivayete göre Kureyşli grubun Hz. Peygambere bu cazip öneride bulunmaları Hz. Ömer'in kalbini Kureyşlilerden yana etkilemişti. Bu ayet-i . kerime naziî olunca da Hz. Ömer (r.a.) dönüp özür dilemişti. Sonra da Cenab-ı Allah, bu surenin "Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman" cümlesiy­le başlayan (54.) ayetini inzal buyurdu. Hz. Peygambere eşrafın değil de, zayif kimselerin tabi olmaları, peygamberlik alametlerindendir. Bizans İmpa­ratoru Heraklius'a heyeî gönderme olayını hatırlayın. Heraklius, heyete şu soruyu sormuştu: Muhammed'e eşraf tabakası mı tabi oluyor, yoksa zayıf insanlar mı tabi oluyor?

    Heyettekiler de: Hayır, Muhammed (s.a.v.)'e insanların zayıf olanları tabi oluyorlar, deyince Heraklius'da Ondan önceki peygamberler de böyle idiler" cevabını verdi. "Sana bağlı olanları ilk bakışta, en düşüklerimizden ibaret görüyoruz"[82]

    Ey Muhammed, O yoksul ve zayıfları ne diye yanından kovacaksın? Eğer ihiâsh olmazlarsa, onların hesabından senin üzerine bir şey yoktur. Senin he­sabından da onların üzerine bir şey yoktur. "Her nefis, kendi kazandığına karşı bir rehinedir![83] Sana, ancak tebliğ etmek düşer. "Artık sen nasihat et. Sen ancak bir Öğüt vericisin. Sen, onlar üzerine bir zorlayıcı değilsin"[84]"Hiç bir günahkâr da başkasının günahını taşımaz"[85]

    Ey Peygamber! Şayet o yoksul ve zayıf müslümanlan kendi yanından kovarsan, Allah'ın emrine itaat etmeyen ve kendine yazık eden kimselerden olursun. Onların bazısını bazısıyla bu şekilde büyük bir sınavdan geçirdik ki sonuçta bu mağrur müşrikler; insanların zayıflan olan Bilal ve Suheyb gi­bi sahabİİeri gördüklerinde: Allah, şu yoksul ve düşkün kölelerle azatlıları­mı? hepimizin arasından seçip lutfuna mazhar kıldı? Hayır, olmaz böyle şey! Zira bize verdiği güç, şeref ve geçim bolluğu ile, Allah katında bizler bunlar­dan daha üstün ve İtibarlıyız. Şayet bu din hayırlı olsaydı, Allah, bizi bunu kabule muvaffak eylerdi. "O kâfirler, iman edenler hakkında şöyle dediler: "Eğer o (islâmiyet) hayır olsaydı, bizden Önce (zayıf ve yoksullar) ona koşmazlardı"[86]

    Müşrikler, muvafaakiyetİ dünyanın yalancı ve aldatıcı görüntülerine kı­yaslıyorlar. Tuhaf. Hem de çok tuhaf... Şükredenleri Allah çok daha iyi bilen değil midir? Allah'a şükrettikleri için nimetleri hakeden şâkîrleri, Allah çok daha iyi bilmez mi?" "Andolsun, eğer şükr ederseniz elbette size nimetleri­mi arttmrım"[87]

    İlâhî Rahmetin Yaratıklar Üzerindeki Görüntüleri

    54- Ey Muhammedi Âyetlerimize inananlar sana gelince: "Size selâm, olsun" de. Rabbİniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağış­lar ve merhamet eder.

    55- Suçluların yolu belli olsun diye, böylece âyetleri uzun uzun açıkla­rız. [88]

    Bazı Kelimeler:

    Ayıplardan ve afetlerden güvende olmak. Eman, kut­lama ve kabul demektir. Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Farz kıldı.

    Cehalet, bilgisizlik. Akıl ve hikmetin zıddı olan beyin­sizlik ve hafiflik dernektir. Açıklansın, meydana çıksın. [89]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Aİlah, eşrafıyla, basit halk adamıyla, bütün müslümanları ağırlayıp onurlandırmak istemiştir. Peygamberinin de onları kabul, selâm ve eman ile kabul etmesini istemiştir.

    Ey Muhammedi Ayetlerimize iman eden ve güzel davranışlarıyla onları doğrulayıp uygulayan mü'mİnler sana geldiklerinde, onlara de ki: Selâm si­ze. Tevbe edip tekrar işlediğiniz suçunuzdan dolayı Allah sizi azaplandırrna-sın ve güvenlik içinde etsin. Allah'ın selâm ve ikramı size olsun. O, kullarına rahmet etmeyi kendi üzerine farz kıldı. O'nun lütfü ve bağışlaması geniştir. Affı ve esirgemesi büyüktür. Çünkü bize uyumlu bir beden, duygu ve huy vermiş; işitme ve görme nimeti, akıl ve kalbi bağışlamıştır.

    "Nefislerinizde de bir çok alâmetler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?"[90]

    Yeryüzünde bizler için yaratılan herşeyde, bize bağışlanan ve doğayı, sayesin­de egemenlik altına aldığımız ilimde, Allah'ın rahmetinin tamhğına, nimeti­nin eksİksizliğine, yaratıklarına ve kullarına karşı esirgeyici ve bağışlayıcı ol­duğuna ilişkin açık işaretler vardır. Bundan sonra Cenab-ı Allah, kullarına merhametli oluşu hususunda dinin usullerinden birini açıklamış ve şöyle bu­yurmuştur: Ey inananlar! Sizden her kim, din ve ahlâka aykırı kötü bir iş iş­ler, bu fiili işlerken de şiddetli Öfke veya isyan ettirici bir şehvet gibi kendisini kötülüğe yönelten bir ortam içinde bulunur, sonra da tevbe edip Allah'a yö­nelirse, şüphesiz ki Allah, tevbeleri kabul buyurandır.

    Ayet-i Kerimenin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Sizden her kim, sonunda meydana gelecek olumsuzluk ve zararı bilmeden kötü bîr fiili işler, ardisıra da hemen tevbe eder, yani kendi nefsini kınar, kötüye mey­lini sürdürmez, aksine nefsini doğru yolda sabit kılar, kendisini şeytanın ça­rpıp aldatmış olduğunu anlar, rabbinden bağışlanma diler, hemen rükûa ve secdeye eğilip kapanır, Allah'a yönelir; dürüstlüğüne ve nefsinin şer ve sapık­lık çerçevesinden çıkıp nûr ve irfan yani Allah'ı tanıma çerçevesine girdiğine işaret eden güzel ameller işleyerek kendini islâh ederse; bilin ki, Allah çok bağışlayandır, esirgeyendin Kullarının tevbesini kabul buyurandır. Kötülük­leri affedendir.

    Bilginler, gerçek tevbe için, hakiki bir pişmanlığı, günaha geri dönme­meye kesinlikle azmetmeyi, haksızlığa uğrayanların haklarını sahihlerine ge­ri vermeyi, tevbenin ardı sırada salih amel işlemeyi şart koşmuşlardır. Evet, kendisiyle düzgün akıl ve selim fikir sahibi kimseler doğru yolu bulsunlar, iyi kimselerin yolu aydınlandığı gibi günahkâr ve suçluların yolu da açıklan­sın diye bütün ayetleri, dinin ahkâm ve usulünü bu şekilde net, sağlam ve ayrıntılı bir biçimde açıklıyoruz. [91]

    Peygamber (S.A.V.)İn Müşriklere Karşı Tavrı

    56- De ki: "Allah'tan başka, yalvardtklannıza kulluk etmekten men'olundum" "Sizin heveslerinize uymayacağam, yoksa sapıtmış, doğru yol­da gidenlerden olmamış olurum" de.

    57- De ki: "Ben Rabbimden bir belgeye dayanmaktayım, halbuki siz onu yalanladınız; acele istediğiniz de elimde değildir. Hüküm ancak Allah1 indir. O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır."

    58- De ki: "Acele İstediğiniz şey elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu." Allah zulmedenleri en iyi bilendir. [92]

    Bazı Kelimeler:

    Men'olundum ve o işi yapmaktan alıkonuldum. Beyyine. Gerçeğin, kendisi sayesinde ortaya çıktığı akli de­liller ve maddi belirtiler Anlatır, haber verir. Fas­letmek, ayırd etmek, hüküm vermek, karara bağlamak. [93]

    Açıklama:

    Ey Peygamber! Şu müşriklere de ki: özelliği ve mertebesi ne olursa ol­sun, kendilerine taptığınız, hayrı getirip şerri uzaklaştırmalarını kendilerin­den istediğiniz kullara, taşlara ve putlara tapmaktan ahkondum. Bütün bu rezaletleri işlemekten; Kur'an ayetleri, maddi deliller, doğru yolu gören akıl, tertemiz ruh ve selim fıtrat menetmektedir. Selim fıtrat; taklid bağından, ce­halet kaydından ve hased hastalığından uzaktır. Onlara de ki: Ben, sizin he­veslerinize tabi olmam. Allah'tan başkasına tapmanızın delil ve dayanağı, sa­dece hevâ ve heveslerdir. "Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyanz"[94] Allah'a ibadet etmeninse, tam bir delili ve parlak bir burhanı vardır.

    "Her şeyde O'nun için bir ayet vardır. Bu ayetler, O'nun birliğine delâlet eder".

    Allah'tan başkasına tapmak; şirktir, sapıklıktır. Şayet "Sîze uyacak olur­sam, sapıtırım. Ve doğru yolda bulunanlar arasında sayılmam."

    Peygamber efendimizin bu sözünde, müşriklerin asla hidayet üzere ol­madıklarına işaret edilmektedir.

    Ey Muhammed! Onlara de ki: Allah'tan başkasına tapmanızda size mu­halefet etmemde, Allah'a kulluk etmeniz için sizi davet ettiğim şeyde, rab­bimden taraf gelen, hiç bir şüphe ve tartışma kabul etmeyen, apaçık bir delil üzereyim. "Bu, o kitabdir ki, kendisinde hiç şüphe yoktur". Kur'an apaçık hüccettir ve ebedi bir mucizedir. Allah'ın kavli yerine geçen diğer kalıcı bir delil şudur: "Kulum, benden taraf tebliğ ettiği şeylerde doğru söylemiştir." Ama sizler Kur'an'i yalanladınız. Şeytana uyup rahmanı inkâr ettiniz. Kur1 an'i, davet ettiği şeyleri yalanlamanız, heveslere ve sapıklığa düşmeniz, körü körüne taklitçilik yapmanız ne kadar tuhaftır! Bu yaptıklarınız ne kadar kötüdür.

    Müşrikler, Kur'an ve Hz, Muhammed'in peygamberliği konusunda şüp­he ediyorlardı. Çünkü Allah, onların istedikleri ayetleri indirmemişti. Kur'an-ı Kerim, onların bu şüphelerini peygamber efendimize söylediği şu sözlerle gi­dermişti: Ey Muhammed, onlara de ki: Sizin acele ettiğiniz ve Allah tarafın­dan çabucak gelivermesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Bunları yapabileceğimi size söylemedim. Bu konuda hüküm vermek, sadece kahredi­ci güce sahib olan tek Allah'a aittir. Her şey O'nun yanında bir ölçü iledir. Allah vaad ve tehdidinde size gerçek haberleri verir. O, hüküm verenlerin en hayirlısıdır.

    Ey Muhammed, onlara de ki: Sizin acelece istediğiniz şeyler benim ya­nımda olsaydı, Allah sizi cezalandırma gücünü bana verseydi ve size azâb çek­tirmeyi benim kesbî kuvvetimden eyleseydi, muhakkak ki sizi azablandırırım. Böylece de benimle sizin aranızdaki iş biterdi. Şüphesiz Allah bana zafer va1 detmiştir. O'nun va'di gerçektir. Va'd ettiği şeyler tahakkuk etmiştir. Bu ara­da Ebu HÜreyre (na.)'nin rivayet etmiş olduğu bir hadisi nakletmek uygun olacaktır, kanaatindeyim:

    "Dağların meleği, peygamber (s.a.v.)e seslendi ve şöyle dedi: Ey Mu­hammedi Allah, kavminin sana söylediklerini duymuştur. Dilediğini bana em­retmen için benî sana göndermiştir. Dilersen, Ahşaban dağını kavminin üze­rine kapatıverİrİm."

    Peygamber (s.a.v.)Ona şöyle dedi: "Hayır... Umarım ki Allah, onların sulbünden Allah'a iman edecek kimseleri çıkarır (dünyaya gönderir)."

    Özetle ayet-i kerime, müşriklerin azab istemelerini ve peygamber (s.a.v.) in de onlara verdiği cevabı anlatmaktadır. Yukarıdaki hadis-i şerifteyse, böy­le bir soru yoktur. Sadece dağ meleğinin peygamber (s.a.v.)'e yaptığı öneri vardır. Bu nedenle peygamber efendimiz onlara mühlet verilmesini dilemiş, onlara merhamet etmiştir. Allah, zalimleri nasıl azaplandıracağım elbetteki çok iyi bilir. Onları ne zaman azaplandıracağım, cezalarının ne şekilde uygu­lanacağını çok iyi bilir. "Her ümmet için takdir edilen bir zaman (ecel) var­dır. Müddetlen gelince bir an geri kalmazlar ve Öne de geçmezler "[95]

    Yüce Allah'ın İlminin Eksiksiz Oluşu

    59- Gaybın anahtarları O'nun kalındadır, onları ancak O bilir. Kara­da ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık Kitâb'dadır- ancak O bilir.

    60- Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, mu­kadder olan hayat süreniz doluncaya kadar gündüzleri sizi tekrar kaldıran O'dur. Sonra dönüşünüz O'nadır. İşlediklerinizi size bildirecektir.

    61-62- O, kulların üstünde yegâne Hakîm'dir, sîze koruyucular gönde­rir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun ca­nını alırlar, sonra gerçek Mevlâlanna döndürürler. Haberiniz olsun, hüküm O'nundur. O, hesap görenlerin en sür'âtlisidir. [96]

    Bazı Kelimeler:


    "Mefteh" kelimesinin çoğuludur. "Mefîeh", hazineyi mu­hafaza eden yerdir. Ya da mifteh kelimesinin çoğuludur ki, bu da kilidi açan anahtar demektir. "Teveffi", bir şeyi tam olarak almaktır. '

    'Tevfiye1 ise, bir şeyi tam olarak vermektir. Bu kelime, Ölüm ve uyku ifade etmek için kullanılır. Organlarınızla kazandığınız şey. Bu fiil, hayır kazanmak manasında da şer kazanmak manasında da kullanılır. Ama ictirah kelimesi, özel olarak şer kazanma manasında kullanılır. Sizi uykudan uyandırır.Kişinin amellerini yazan melekler. [97]

    Önceki Ayetlerle İlişkisi:

    Önce olduğu gibi müşrikler, Peygamber efendimizden yine özel mucize­ler istediler ve bu ayetlerin hem de çabucak inivermesi talebinde bulundular. Kur'an-i Kerim onlara cevaben dedi ki: Her şey, Allah'ın kabzasındadır. Kul­ları üzerinde yegane hâkim O'dur. Peygamber'in yapabileceği birşey yoktur. Sonra onlara şunu açıkladı: acil olarak İstediğiniz şey, peygamberin bilgisi dahilinde değildir ki, o şey vukubulduğu anda onu size haber verebilsin. Bu­nu, ancak Allah bilir. Çünkü O, herşeyi bilendir. [98]

    Açıklama:

    İnsanı, herkese gizli olan gayb aleminin sırlarına ulaştıracak olan bilgi­ler, sadece yüce Allah'ın katındadir. Gayb ilmi O'nun nezdindedir. Zira ilim, bir sıfattır. Bu sıfatı sayesinde, görülen ve görülmeyen aleme ilişkin bilgiler Allah'a keşf olunur.

    Ayet-i Kerimede miftah kelimesi kullanılmıştır. İlim kelimesi kullanılmakla da gaybın, uzak mekânlarda gizli olduğuna ve hiçbir mahlukun gayba ulaşa­mayacağına işaret edilmiştir. Bu gaybi sırlar, kilitli kapılar ardındaki hazine­ler gibidir. Sağlam kilitleri ve anahtarları vardır.

    Bazıları, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Gaybın ha­zineleri Allah katmdadır. (Şu da var.ki, mefatih kelimesi, hazineler demek­tir) Bu sırları, gizliyi ve gizlinin de gizlisini bilen Allah'tan başka kimse bile­mez.

    Şu halde bu cümle, önceki cümlenin te'kîdİdir. Karada ve denizde her ne varsa, Allah onları bilir. Gayb alemindeki şeyleri bildiği gibi, görülen alem­deki şeyleri de bilir. Her nerede ve her ne zaman bir yaprak düşerse, Allah onu mutlaka bilir. Nesnelerle ilgili geçmiş ahvalin hepsini bilir. Zira ayette geçen, yaprak düşmesi misali, hallerden bir haldir. Bu misalin antalılmasıyla bütün hallere işaret edilmiştir. Yerin en uzak noktasının ve en alt noktasının karanhklanndaki bir tane, yaşı (canlısı) ve kurusu müstesna olmamak üzere, Allah'ın ilim hazinesindedir. O'nun ilmi sabittir; asla silinmez. Tıpkı kayda geçirilip tescil edilen şeyin silinip yok edilemeyeceği gibi, O'nun ilmi de yok olmaz. Bütün bunlar levh-i mahfuzda tescil edilmiştir. AHah, kitabını en iyi bilendir.

    Kısaca yüce Allah, görülen ve görülmeyeni, gizli ve açık halleri bilir. Si­ze gelince ey insanlar! Allah, geceleyin sizi kendinizden geçirir. Yani sizi uyutur, ruhlarınızı kabzedcr. Hakkında ölüm hükmünü verdiği kimsenin ruhu­nu alıkor. Diğerlerini de belli bir zamana kadar salıverir. Gündüzleyin yap­tıklarınızı, siz daha yapmadan önce bilir. İçinizden bazılarının kafir olacağı­nı, bazılarının da rabbine isyan edeceğini bilir. Uyku denen bu küçük ölüm­den sonra gündüzleyin uyarıp da, işlediğiniz amellerinizi bilir. Uykudan son­ra sizi tekrar uyandırır ki, herkes kendi işini görsün ve böylece Allah katında her biriniz için ayrı ayrı belirlenmiş olan ömür tamamlanmış olsun. Büyük ölümden sonra ise O'na döndürüleceksiniz. O da, bu dünyada yaptıklarınızı size haber verir. Yani, amellerinizin karşılığını verir. Hayır işlemişsenİz hayır, şer işlemişsenİz şer görürsünüz.

    O, kullan üzerinde kahredici güce sahip yegane hâkimdir. Onlar üzerin­de tasarrufta bulunur. Var etmek, yok etmek, diriltmek, öldürmek... Her ne yapmak dilerse öyle yapar. O, size koruyucu melekler gönderir. Melekler, yap­tıklarınızı kayda geçirir ve size karşı'sayarlar.

    "Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var. Kerim olan kâtib melek­ler var. Her ne yaparsanız bilirler."[99]

    Suphanallah! Bizler ne kadar da önemliymİşiz! Üzerimizde gözetleyici, muhafaza melekleri var. Yapıp ettiklerimizi kayda geçiriyorlar. Hiç dalgınlık göstermiyorlar. Buna rağmen ve alenen Allah'a halâ isyan mı ediyoruz? Nok­sanlıklardan münezzeh olan Rabbim, Sen, merhamet edenlerin en çok mer­hamet edicİsisin.

    Adamın biri şöyle bir soru sorabilir: Madem ki Allah her şeyi biliyor. Amellerimizi yazdırmak için muhafaza meleklerini görevlendirmesindeki hik­met nedir?

    Bu sorunun cevabı şudur: Mükellefin bunu bilmesi onun daha çok hi­dayet üzerinde bulunmasına, fuhşîyat ve münkerattan (kötülüklerden) daha fazla uzak kalmasına yardımcı olur. Bu, bazı kimselerin aklına daha çok ya­tar. "Amel defterleri konmuştur. Artık o mücrimleri göreceksin ki, defterle­rindeki (yazılı günah) lardan korkmuşlardır"[100]

    Allah, iyi ve kıymetli hâfaza meleklerini üzerimize yollar. Onlar da öm­rümüz sona erip ecelimiz gelinceye kadar, ölüm hükmü kesinleşip Ölüm se­bepleri ve belirtileri gelinceye kadar işlediğimiz amelleri deftere yazarlar. Evet Allah'ın elçileri olan Azrail ve yardımcıları, eceli gelen insanın canım alırlar. Ne fazlalık, ne de eksiklik yaparlar. Bundan sonra insanlar topluca Allah'a ve O'nun hükmüne döndürülürler. İlâhi adaletle verilen gerçek hüküm ne­dir? Hüküm ve emir Allah'ındır. O'nun yargısını reddedecek ve hükmünü engelleyecek bir güç yoktur. O, hesap görenlerin en süratlisidir. Herkesi en az bir vakitte ve en süratli bir şekilde hesaba çeker. Hiç bir şey O'nu meşgul etmez. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Allah, bütün insanları, bir koyun sa­ğum kadar bir müddet içinde hesaba çeker"[101]

    İlahı Kudret Ve Rahmetin Görünümleri

    63- De ki: "Kara ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? 'Bun­dan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız' diye O'na gizli gizli yalvarır ya-karırsınız."

    64- De ki: "Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da O'na ortak koşarsınız."

    65- De ki: "Üstünüzden ve altınızdan size azab göndermeğe, sizi fırka fırka yapıp kiminize kiminizin hıncım tattırmağa kadir olan O'dur!' Anla­sınlar diye ayetleri nasıl yerli yerince açıkladığımıza bak.

    66- Ey Muhammedi Gerçekten, senin milletin Kur'an'ı yalanladı. "Ce­zanızı ben verecek değilim" de.

    67- Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır ki siz onu yakında bileceksiniz. [102]

    Bazı Kelimeler:

    Gecenin karanlığı, bulut ve yağmur. Bunun, ma­nevi karanlıklar anlamını taşıdığını söyleyenler de olmuştur. Aşı­rı derecede yalvarıp boyun eğmek ve teslim olmak. "Hufyeten" ve "hifyeten" şeklinde okunabilen bu kelime, gizlilik ve örtülü olmak an­lamına gelir. Şiddetli derecede tasalanıp gamlanmak demektir."Lübs" kökünden türemiştir.

    Bununla kastedilen mana şu­dur: İşlerinizi karıştırır

    "Şiâ" kelimesinin çoğuludur ki, bu da bir iş üzerinde anlaşıp bir araya gelen kavim ve topluluk demektir.Sözü, edebi sanatlardan birinden alıp diğerine aktarırız.Anlar­lar. [103]

    Açıklama:

    Kur'an-ı Kerim: Allah'ın kudretinin, ilminin, kullarına olan merhame­tinin görüntülerini açıklayarak tevhid ağacını araplarm kalbine dikmek için' çeşitli yollan denemekte ve anlam olarak şunları söylemektedir: Sizleri kara­nın ve denizin karanlıklarından kurtaracak olan kimdir? Günlerin şiddet ve musibetinden, bu musibetlerin korkunçluğundan uzak tutacak olan kimdir? Karanlık çöküp te yolunuzu kaybettiğinizde, yolunuzu aydınlatacak olan kim­dir? Dalgalanarak kabaran denizi, lavlar fışkırarak kükreyen yanardağı sa-kinleştirecek olan kimdir? Evet. Bütün bu dediklerimizi yapacak olan; gücü her şeye yeten ve kullan üstünde hâkim olan, esirgeyen ve bağışlayan Allah-dır. Sesinizi yükselterek ve seslice ağlayarak boyun büküp O'na yalvarır, O'nu çağırırsınız. Bazan da gizlice ve sessizce şöyle diyerek O'na yalvarırsınız: Şa­yet bizi bu karanlıklardan kurtarırsan, muhakkak ki seni birleyen ve sana şük-redenlerden oluruz. "Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemi­de olduğunuz zaman güze/ bir rüzgar/a, o gemi içindekilerle giderken, onlar ferahlanırlar. Derken bir fırtına çıkarak her taraftan dalgalar kendilerine ge­lince ve kuşatıldıklarını anlayınca Allah'ın dîninde halis ve samimi olarak Allah'a şöyle dua ederler: "Yemin ederiz ki, eğer bizi, bundan kurtarırsan muhakkak şükreden kullarından oluruz"[104]. Ey Muhammedi Onlara de ki: Sizi bu korkulu durumlardan ve her türlü gamdan, sıkıntıdan kurtaracak olan,; Allah'dır. Bundan sonra da başka tanrıları Allah'a ortak koşuyorsunuz!

    Bundan da anlıyoruz kî, tabiatı icabı insan, zorluk ve sıkıntı anında Al­lah'a sığınır. Kurtulup işi yoluna koyulduğunda, rabbini unutur ve eski bilgi­sizliğine döner. Şu müşriklere de ki: Size azab göndermeye ancak Allah muk­tedirdir. Gelecek olan azabın aslını ve mahiyetini ancak yüce Allah bilir. Zi­na edenin taşla recm edilişi veya diğer semavi afetler gibi azabı, üzerimize üstten İndirir. Veya deprem ve yanardağ patlaması, yahut sîzden önceki üm­metlere yapıldığı gibi, bilinen şekliyle yere batırma biçiminde azabı alttan çı­karır. Ya da parti, grup ve fırkalara bölünecek şekilde sizleri anlaşmazlıklara iki sürür ve islerinizi karıştırır. Bu gruplardan her birinin kendine özgü yöne­limleri ol t ir. Hirbîrfjjizlo vuruşup snvıuîtrsnnı1/.. Jî;ı/ınjztn hıncını bjızınızıı Uul-dınr. Böylelikle, nihayet birbirinizi öldürürsünüz.

    Rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Üstünüzden azabı üzerinize indirir" sözünde geçen (üstünüzden) kelimesiyle, ümerâ kasdedilmiştir. "Aya­ğınızın altından" sözüyle köleleriniz ye aşağı tabakadaki adamlar kastedil­miştir.

    Ey düşünebilen kimse bak da gör. Hakkı anlar ve sırrı idrâk ederler umu­duyla ayetleri farklı şekillere nasıl çevirdiğimizi gör. Şüphesiz, görüşlerin çe­şitli oluşu ve delillerin değişik yollarla sunulması, gerçekleri anlamayı kolay­laştırır. Tabii körü körüne taklid gibi, gözlerinde kaim perdeler bulunmayan kimseler bu gerçekleri anlayabilirler.

    Ey Muhammed! Senin kavmin Kur'an'ı yalanladı, Oysa ki onda şüphe yoktur. "O'na ne önünden, ne ardından (hiç bir surette) batıl yaklaşamaz. O, herkes tarafından övülen, hikmet sahibi olan Allah'dan İndirilmedir"[105].

    Onlara de ki: Ben sizin üzerine vekil değilim.. "Biz, onların neler de­mekte olduklarım pekâlâ biliyoruz. Sen de onlara karşı (imana) zorlayıcı de­ğilsin. O halde sen, Benim tehdidlerimden korkacaklara bu Kur'an ile öğüd yer.[106]

    "Her haberin kararlaşmış bir zamanı vardır. Haberin gerçeği o zaman­da açığa çıkar. Her ümmetin bir müddeti (eceli) vardır. Her ecel (vakit) için, kullar üzerine farz kılman bir hüküm vardır"[107] Bununla da ilâhî vaad ve tehdidlerin doğruluğunu anlamış oluruz.

    "İleride Biz o Mekke halkma,hemyeryüzünün etrafında, hem bizzat ne­fislerinde ayetlerimizi (kudretimizin alametlerini) öyle göstereceğiz ki, niha­yet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rab-binin her şeye şahid olması yetmez mi?"[108] "De ki: Size azab göndermeye kadir olan O dur" ayet-i kerimesindeki "azâb" kelimesi nekre olarak kulla­nılmıştır. Böyle olunca da azâb kelimesi; açlık, kıtlık, baskın, sarsıntı, dep­rem, kasırga, pişmiş çamurdan taşlar, yanardağlar şeklindeki azapları, uçak­ların, topların, gemilerin, derîiz altıların attıkları mermileri ve bombaları kap­samın alır. Atom bombaları- da pek uzağınızda değildir.

    Ebu Bekr bin Merduyeh' kanalıyla ibn Abbas'tan şöyle bir rivayette bu­lunulmuştur. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ku: "Ümmetimin üzerinden dört şeyi kaldırması için Allah'a duâ ettim. Üzerlerinden ikisini kaldırdı, ama iki­sini kaldırmak istemedi. Ümmetimin üzerine gökten taş yağdırma, onları ye­re batırma azabını kaldırmasını, onlan guruplara ayırmamasını, bazısının hın­cım bazısına taddırmamasını yalvamrak istedim.Yere batırma ve gökten taş yağdırma şeklindeki azapları kaldırdı. Ama diğer İkisini kaldırmak istemedi."

    Peygamber (s.a.v.) in bu sözü kesinleşmiştir. îşte Muhammed ümmeti ortadadır. Cenab-ı Allah bu ümmeti, gökten taş yağdırma ve yere batırma azabından korumuştur. Peygamberinin hatırı için bu ümmete Allah ikramda , bulunmuştur. Tümünü helak edip kökünü kurulmamıştır.

    Grup, parti ve fırka anlaşmazlıklarına ve bazımızın bazımızı öldürmesi­ne gelince bu, halâ bu kapıdan gelmektedir. Bazılarımız emperyalistlere kar­şı iki yüzlülük edip onlarla birleştiği için, yabancılara uşaklık ettiği için felâ­kete sebeb olmaktadırlar. Bu yolda karşılaştığımız bir dizi olay, hatıralardan ve gözlerden uzak değildir.

    Sevban'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Ey Muhammedi Ben senin ümmetini genel bir kuraklıkla helak etmemeyi, kendilerinden baş­ka düşmanlarından hep birleşselerdahi onları yok edecek, namuslarına kas­tedecek birînî musallat kılmamayı sana bahşettim. Ancak ümmetinin bazısı bazısını helak eder ve bir kısmı diğer bir kısmını esir alır".

    Birbirleriyle anlaşamayıp, çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri, bazısı da azılı düşmanları olan yabancılarla birleştikleri için değilmidir ki, müşlüman-ların mülkleri ellerinden çıkıp gitti? Ey millet! uyanın.'.. Dininize ve Kur'an-ınıza yönelin. Hayır, ancak bundadır. Aklınızı başınıza alıp iyice düşünün. Ancak akıl sahibi olanlar düşünebilirler. [109]

    Kur'anla Alay Edenler Ve Bunların Cezaları


    68- Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir bahse geçme­lerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma.

    69- Sakınan kimselere, onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar,

    70- Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünyâ hayâtının aldattığı kim­seleri bırak. Kur'an İle öğüt ver ki, bir kimse kazandığıyla helake düşmeye görsün, o takdirde Allah'dan başka ona ne bir yardımcı, ne de bîr kurtarıcı bulunur; her türlü fidyeyi de verse kabul olunmaz. Kazandıklarından ötürü yok olanlar işte bunlardır. İnkâr etmelerinden dolayı kızgın içecek ve can ya­kıcı azâb onlaradır. [110]

    Bazı Kelimeler:

    "Havd" kelimesi, lügatte, suya girmek anlamını ifade eder. Sonraları bu kelime, suya benzetme yaparak herhangi bîr şeye yönelip faz­laca üzerine eğilmek anlamında kullanılır olmuştur. Söze dalmak, bir me­selede sözü uzatmak, batıl işlerde o işin erbabıyla sohbeti koyulaştırmak.Onlardan yüz çevir.

    Hatırlamak. Ama bu bir öğüttür, hatırlatmadır.Bir şeyi s.kuvvet kullanarak menedip alıkoymak. Örneğin kahraman aslan, ya­ni kendini koruyup savunan aslan, ayette geçen besl'den maksat kafirlerin cehennemde tutulup alıkonulmaları ve sevaptan men edilmeleridir. [111]

    Nüzul Sebebi:

    Said bir Cübeyr (R.A.) den rivayet: Bu ayetler, Kur'an-i Kerim ve pey­gamber (s.a.v.) efendimizle alay eden müşrikler hakkında nazil olmuştur. [112]

    Açıklama:

    Ey Muhammed ve de bu çağrıya muhatab olan ey Müslümamm diyen herkes! Yalanlama ve istihza ile ayetlerimizin üzerinde çekişenleri gördüğün­de, onlardan yüz çevir. Küfürden başka bir söze geçmedikçe onlarla bir ara­da oturma. Hiçbir asla dayanmadan salt hevesleri doğrultusunda Kur’an ı tevil etmeye'dalanlar da bu hükme bağlıdırlar. Onların da meclislerinde oturum ve onlardan uzak dur. Bu görüş, İbn Abbas (R.A.) dan rivayet edilmiştir. Bun­daki sır, şu olsa gerek. Sen onlardan yüz çevirir ve bulundukları medisdeıı kalkarsan, bu davranışın; onların söylediklerine katılmadığına ve yaptıkları işe razı olmadığına apaçık bir şekilde işaret eder. Şüphesiz bu, onların Kurb­an ayetlerini asılsız tevil etme işine dalmalarına ve Kur'an'la alay etmelerine fazlasıyla engel olur. Ama bu boş ve geçersiz sözleri bırakıp başka bir konu­ya geçerlerse, onların meclisine katılıp kendileriyle konuşman caiz olur.

    Kurtubî diyor ki: "Bu anlatılanlar şuna işaret ediyor: Bir adam, bir baş­kasının kötü bir iş yaptığım öğrenir ve o kötülüğü yapanın da, kendisinin öğüt ve uyarısını kabul etmeyeceğini bilirse, yaptığı işi reddedercesine ondan yüz çevirmesi ve ona asla yönelmemesi gerekir."

    Şayet şeytan, onlarla aynı mecliste oturmanın çirkinliğini ve onları bu kötülüklerinden menetmenin gerekliliğini unutturur, ama sonra bunu hatır­larsan, artık Kur'an'ı yalanlayıp onunla alay ederek kendilerine yazık eden bu kimselerle bir arada oturma.

    Bu arada şöyle bir soru akla geliyor: Peygamber (s.a.v.)'in unutması müm­kün müdür? Mümkün ise, her şeyimi, yoksa özel bir şeyi mi unutabilir? Bi­rinci soruya verilecek cevap şudur: Şeytandan bir vesvese olmadan da Pey­gamber (s.a.v.) in her hangi bir şeyi unutması mümkündür. "Unuttuğun za­man Allah'ı an"[113] Adem peygamberin de unutma olayım yaşadığı vakidİr. "(Adem) unuttu. Bizonda, bir sabır ve sebat bulmadik."[114]

    Hz. Musa'nın da unutma olayım yaşadığı yakidir: "(Musa) dedi: "Unut­tuğum şeyden dolayı benî muhakeme etme"[115].

    Buhari ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ben, ancak sizler gibi bir beşerim. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Unuttuğumda bana hatırlatın."

    Şeytanın insana bazı şeyleri unutturması, insanı hegemonyası altına al­dığı ve onun üzerinde tasarrufta bulunduğu anlamı akla gelmemelidir.

    "Doğrusu şu ki, iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerine o şey­tanın bir hakimiyeti yoktur.”[116]

    Yukarıda geçen soruların ikincisinin cevabı ise şudur: Sahih görüş şu­dur ki, Peygamber (s.a.v.), rabbinden taraf tebliğ ettiği şeyleri unutmazdı. "Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için (Cebrail vahyi tamamlamadan) dili­ni onunla depretme."[117]

    Şöyle diyenler de olmuştur: Peygamber (s.a.v.) in unutması mümkün­dür. Ama Cenab-ı Allah, mutlaka O'nu uyarırdı. Allah'tan sakınan ve baş­kalarını batıla dalıp Kur'an'la alay etme hali üzere bırakan kimseler için bir şey yoktur. Ama öğüt verdikten sonra yüzçevirip onları terkederlerse, umu­lur ki, onlar bu öğütten yararlanır, Allah'a karşı gelmekten sakınırlar ve yan­larında oturanlardan utandıkları ya da onlara kötülük etmekten hoşlanmadıkları için ikinci bir kez şirk bataklığına düşmezler.

    Bazıları, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Bu kimselerin, onla­rı uyarması gerekir. Böylece de onların, Allah'a karşı gelmekten sakınacak­ları umulur. Ey Peygamber! Uymaları ve yoluna girmeleri gereken dinlerini oyun've eğlence edinenleri bırak. Onlar bu amelleri işledikleri için, Cenab-ı Allah, kalblerini mühürledi, nefislerini ezdi. Böylece de onlar, mal ve oğulla­rın fayda vermeyeceği kıyamet günü için salih ameller işlemediler. Ömürleri­ni yararsız şeylerde harcadılar. Oyun dediğimiz şey, işte budur. Kendilerini ciddiyetten ve yararlı işlerden alıkoydular. Eğlence dediğimiz şey, işte budur.

    Dünya onları aldattı. O çok aldatan, onları Allah'a karşı bile aldattı. Ey Peygamber! Onlardan yüz çevir. Böylelerine aldırma. Kazandığı (günah) yü­zünden ahirette helake sürüklenmesin, dünyadayken yaptığı kötülükler dola­yısıyla hapsedilip alıkonmasın diye, tehdidimden korkan kimselere, Kur'an ile uyarıda bulun. "Herkes, kazandığına karşılık bir rehinedir"[118] hiç kim­se için; işini yürütecek, kendisine gelen kötülükleri savacak bir dost yoktur. Kendisine şefaatte bulunacak bir şefaatçi yoktur. "Kâfirlerin ne bir yakım var, ne de şefaati makbul bir şefaatçi"[119]

    Zaten bundan başkası da olamaz. Kişi, kendi günahına eşit miktarda fidye verse de, bütün varlığım verse de, fidyesi kabul edilmez. "Öğünden korkun ki, orada kimse kimseden bir şey ödeyemez. Azabdan kurtulmak için kimse­den bedel kabul edilmez. Ve kâfir olduğu halde kimseye şefaat fayda vermez. Hem de hiçbir taraftan yardım olunmazlar "[120]

    Bunlar, Kur'an ile alay eden, dinlerini oyun ve eğlence aracı edinenler­dir. Bunlar, sevaptan yoksun kalmışlardır. Azap boyunduruğu altında tutul­muşlardır. Onlar İçin kaynar su ve irinden içecekler vardır. Bu, Allah'ın on­lara uyguladığı ve tam hakettikleri ı bir cezadır. Onlar için elem verici bir azâb vardır. [121]
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:52 pm

    İslâmiyet Ve Şirk

    71-72- De ki: "Arkadaşları 'bize gel' diye doğru yola çağırırken, — şeytanların yeryüzünde şaşırttıkları bir kimse gibi— geriye mi dönelim. Al* lan bizi doğru yola eriştirdikten sonra, bize faydası olmayan, zarar da vere~ meyen Allah'tan başka şeylere mi yalvarahm?" De ki, "Doğru yol ancak Al­lah'ın yoludur. Âlemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın, Allah'tan sakı­nın diye emrolunduk." Kendisine toplanacağınız O'dur.

    73- Gökleri ve yeri gerçekle yaratan O'dur ki "Ol" dediği gün hemen olur; söz gerçektir. Sûr'a üfleneceği gün hükümranlık O'nundur. Görülme­yeni de görüleni de bilir. O Hakîm'dir, haberdârdır. [122]

    Bazı Kelimeler:

    "Akib" kelimesinin çoğulu olup topuk manasınadır. Arap­lar bu deyimi, bir işe yöneldikten sonra, gerisin geri dönen kimseye, "To­pukları üzerine geri döndü" anlamında kullanırlar. Sonra bu kelime her türlü kötü hal ve şekle girip bürünme anlamında kullanılır olmuştur. Şeytanlar, onun akıl ve hevesini giderdi. Araplar, deliliğin cinlerin etkisiyle meydana geldiğine inanırlardı. Doğru yoldan çıkmış, ne yapacağını bilemeyen, şaşkın.

    Boynuz. Tıpkı borazan gibi, içine üflenince, göktekilerle yerdekiler bayılıp düşerler. îkinci kez üf­lenince, birden ayağa kalkıp etrafına bakarlar. [123]

    Açıklama:

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Allah'ı bırakıp da, kendisini çağırdığımız­da bize fayda veremeyen ve kendisini terkettiğimizde bize zarar veremeyen şey­lere mi lapalım. Topuklarımızın üzerinde geri mi dönelim? Rabbimİz Allah'a teslim uldıiktaıı sonra, dinimiz olan İslûıniyeü bırakalım mı? İslâmdaıı, nûr ve hidâyetten sonra küfre, şirk ve sapıtmışhğa mı dönelim? Allah bize hidayet verip bizi aziz ve hakîm olan kendisinin dosdoğru yoluna girmeye mu­vaffak eyledikten sonra, küfür dinine mi döneceğiz? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir.

    Biz böyle yapacak olursak, şeytanın saptırıp aklım giderdiği, önünde doğ­ruları karıştırdığı, nasıl yürüyeceğini bilemeyecek kadar şaşkın hale ge­tirdiği kimse gibi oluruz. Oysa ki, bu şaşkın kimsenin, "Bize gel" diyerek kendisini hak ve hakikat yoluna çağırmakta olan arkadaşları vardır. Ama ne gezer. O, bu arkadaşlarının çağrısını duyamaz. Allah'tan sonra onu artık kim doğru yola eriştirebilir?

    Evet, imân ettikten sonra, Allah korusun müşrik olup imândan dönen kimse; başını alıp burnunun doğrultusunda giden, çevresindeki şeylere asla dönüp bakmayan, arkadaşları kendisini: "Hidâyet, hayır, kurtuluş ve doğru yol buradadır, bize dön" diyerek doğru yola çağırdıkları halde onları terke-den kimse gibi olur. Bu adam, kendisine zararlı olan ve hiçbir fayda verme­yen şeylere daldığı için arkadaşlarının hidâyet çağrışma cevap vermez. Aslın­da şer olduğu halde, hayır diye zannetiği şeylere saplandığı için, arkadaşları­nın kurtuluş çağrısına uymaz.

    Ey Peygamber! Onları davet et ve de ki: Allah'ın hidayeti, asıl hidayettir. İslâm yolu, asloian gerçek yoldur. Ve O, dosdoğru yoldur. Onlara de ki: Biz, alemlerin rabbine teslim olmakla emrolunduk. Kendimizi O'na teslim ettik, o'nun tmrvne girdik. Çünkü dünya ve ahiretin hayrı İslâmdadır. Namazı dos­doğru kılmakla, gizlilikte ve aleniyette Allah'tan sakınmakla emrolunduk. ,Huzurunda toplanacağınız zât, Allah'dır. Dönüş, sadece O'nadir. Şek ve şüp­heye meydan vermeyecek bir hak ile gökleri ve yeri yaratan O'dur. Tam hik­meti kapsayacak şekilde kâinatta hüküm süren -kanunları yaratan O'dur.

    "Biz göklerle yeri ve aralarmdakileri, eğlence ve boşuna iş yapanlar ola­rak yaratmadık. Ancak bunları hak için yarattık:"[124]

    "Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen böyle şeylerden mü-nezzehsin."[125]

    Hani O bir gün, bir şeye "Ol" derse, O şey, hemen oluverir. Tekvini em­ri "Ol" olan yaratıcının emri hemen oluverir. O'nun teklifi emri de aynı şe­kilde oluverir. "Dikkat ediniz ki, hem yaratmak, hem de emretmek O'na mahsustur."[126]

    Mülk, sadece O'nundur. Sûra üfürüldüğü gün, göktekilerle yerdekiler, hatta sûra üfleyen melek te düşüp ölürler. İkinci kez üfürüldüğünde hepsi ayağa kalkar ve Allah'ın kendilerine ne yapacağına bakıp dururlar. Allah, görülen alemi de, görülmeyen alemi de bilir. O, hikmet sahibi olup her şeyi bilir.

    Bu niteliklere sahib olan Allah'ı bırakıp ta, bize bir fayda ve zararı ulaşmayan varlıklara mı tapacağız? "Doğrusu ancak Allah'a ibadet edersiniz de, dilerse O, bertaraf edilmesine yalvardığmızı (belâyı) kaldırır. O vakit, ortak koştuğunuz putları unutursunuz!"[127]

    "Ancak sana ibadet ederiz. Yalnız senden yardım dileriz."[128]

    İbrahim (A.S.) Şirki Nasıl Terk Etti?

    74- İbrahim, babası Âzer'e, "Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

    75- Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk:

    76- Gece basınca bir yıldız gördü, "işte bu benim Rabbim" dedi; yıl­dız batınca, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.

    77- Ay'ı doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim" dedi, batınca, "Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum" dedi.

    78- Güneşi doğarken görünce, "îşte bu benim Rabbim, bu daha bü­yük dedi; batınca, "Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım" dedi

    79- "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönele­rek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."[129]

    Bazı Kelimeler:

    Allah'ın dostu, İsmail Peygamberin babası, araplann atası ve bütün peygamberlerin dedesi İbrahim Peygamberin babası, yada amcası, İbrahim (A.S.)'ın başka bir yakını olduğunu söyleyenler de vardır.Allah'ın göklerde ve yerdeki mülkü, saltanatı. Gece, karanhğıyla bastırıp onu örttü. Parlak bir yıldız.Bir şe­yin, ortaya çıktıktan sonra kaybolması. Doğuşun ilk vakti. Daha Önce benzerleri yok iken gökleri ve yeri mey­dana getirdi. Şirk ve sapıklıktan hakka yönelerek. [130]

    Açıklama:

    Araplar, İbrahim Halil (A.S.)'ın dinine bağlı olduklarını söylüyor, O'nu peygamber olarak tanıyor ve O'nun yolunda yürümekte olduklarını iddia edi­yorlardı.

    İşte İbrahim (A.S.) kendi kavmi üe mücadele ediyor, putlara taptıkları için de, dönüp dönüp onlarla tartışıyordu. Şu halde onların bu dine bağlılık iddiaları doğru kabul edilebilir mi? Peygamber (s.a.v.) efendimiz de, İbra­him (A.S.) in kendi toplumu ile mücadele ettiği zamanı hatırlamakla emroIunuyor ki, araplar, işledikleri kötülüklerden geri dönsünler ve putlara tap­makla, yanlış yolda bulunduklarım kavrasınlar.

    Hani İbrahim, babası Azer'e demişti ki: Sen, Allah'ı bırakıp da putları ve dikili taşlan tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu Ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık İçinde görüyorum. Taştan, ağaçtan veya madenden elinizle yon­tup kutsadığınız ve taptığınız putlara tapınmaktan daha açık bir sapıklık dü­şünülebilir mi? Doğrusu bu, apaçık bir sapıklıktır. Kendi elinizle yonttuğu­nuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa ki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yarat­mıştır. Aslında sizin şeref ve mertebeniz, putlannkinden daha yüksektir. Hal böyleyken onları, kendiniz için kutsal mabudlar ediniyorsunuz.

    İbrahim'e balcısının ve kavminin dıırııımmu, onların ayan beyan bir sa­pıklık içinde bulunduklarını gösterdiğimiz gibi,göklerin ve yerin melekûtuıuı da ardı ardına gösterdik. Böylece O, yaratıkların sırlarına ve kâinatın giz­liliklerine muttali oldu. Bu esrardan haberdar oldu. Göklerin ve yerin melekutunu O'ndan başka kim bilebilir ki? Büyüteçleri, dürbünleri ve diğer mo­dern aletleriyle bilginler, Allah'ın lelekûtumı ancak bir kum tanesinin sahra­ya nispeti ölçüsünde tanıyabilmişlerdir.

    İbrahim'e mülkümüzü, müîkümüzdeki sırlan, evrendeki düzenin sanat-kârane oluşunu, kainattaki düzenin kuvvetli oluşunu ve yaratışımızın görke­mini gösterdik. "Bu, her şeyi muhkem yapan Allah'ın sanatıdır"[131].

    Bütün yönleriyle ilâhi yüceliği, evrende hüküm süren ilâhi yasaları, hal­kı yönetmekteki ilâhî hikmetleri tanıyıp bilsin, bunları sapık müşriklere kar­şı delil olarak ileri sürsün, özellikle kendisi derin bir imanla halis tevhid inan­cına bağlanan biri olsun diye Allah tarafından İbrahim (A.S.) e, göklerin ve yerin melekûtu, gösterildi.

    İşte böylece Cenab-ı Allah, O'nun kalb gözünü aydınlattı. Mülkünü ona gösterdi. Gece bastırıp, karanlığın perdesiyle onu örtünce, diğerlerinden farklı olarak evreni aydınlatan, ışığı yeryüzüne ulaşacak kadar aleme aydınlık sa­çan bir yıldız gördü. İleride toplumuna karşı süreceği delili hazırlamak-için münazara,ve tartışma makamında "Benim Rabbîm burnudur?" dedi. Yıldız batıp ta, gece, karanlık perdesini dünyaya sarkıtınca da şöyle dedi: "Bu, asla tanrı olamaz. Doğuyor, sonra yine gözlerden kaybolup gidiyor" Ben, batan şeyleri sevmem. Bırakın tanrılıklarına inanmayı, bu gibi şeylere güvenmem bile, Kaybolup gizlenen şeyler, insana ne fayda verir?

    "İşitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapiyorsun”[132].

    İbrahim (A.S.), Allah'ı bulmak İçin başka bir yola gitmek istedi. Ayın doğmakta, aydınlığın her tarafa saçılmakta ve yıldızlardan daha fazla ışık ver­mekte olduğunu görünce, Rabbim budur, dedi. Yıldıza nispetle tanrılığa bu daha lâyıktı. Aym da battığını görünce: "Bu da ne? Allah'a andolsun, kâi­natın, yıldızların ve aym yaratıcısı olan Rabbim beni hidayete erdirmezse, sa­pıklığa düşenlerden olacağım." dedi. Onun bu sözü, yıldızlara ve putlara ta­panların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarına işaret etmektedir.

    Güneşin doğmakta olduğunu görünce —güneş, bize görülen yıldızların en büyüğü ve yaran daha genel olandır. Çünkü hayatın ve ısının, aydınlık ve hareketin kaynağı odur.— Şöyle dedi: "Benim Rabbim, bu mudur? Çün­kü bu, aydan daha büyüktür. Faydası ve aydınlığı, kütlesi ondan daha fazla­dır!' Böyle demekle kavmine fikir ve düşünce bakımından (taktik gereği) uyum sağlamış, onlara görünürde konuşma fırsatı vermişti ki, sonuçta kendisinin ortaya süreceği delili dinlesinler.

    Güneş de batıp kaybolunca, saranp solduktan ve tan yeri kızıla boya-cii, çok .sayıda askeri (yıldızı) ile gece bastırınca şöyle dedi: "Bu da ne, kavmim? Doğrusu ben, sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

    Güneşin, ayın ve yıldızın durumu, İşte gördüğünüz gibi. Bunlarda zahiren biraz fayda vardır. Ya ağaçtan, madenden, çamurdan ve yiyecek maddelerinden ya­pılan putlara ne dersiniz?

    (Ey Mekke kâfirleri, bu anlatılanlardan öğüt alırsınız, belki.)

    Bundan sonra İbrahim şöyle dedi: Doğrusu ben, ihlasla ibadet edip kut­sayarak, Allah'ın şerefli varlığına kendimi teslim ettim. Çünkü O'dur bir ve tek olan. Eşi bulunmayan. Herşey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. Evreni yaratan, mülk ve melekûtun sahibi. Gökleri ve yeri yaratan. Karanlığı çatlatıp içinden sabah aydınlığını çıkaran. Geceyi ve gündüzü yaratan. Güneşin ve ayın Rabbi.

    "Kim amelinde ihlâs sahibi olarak yüzünü samimiyetle Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır!'[133]O kulpun çözülme­si yoktur. Kişinin yüzünü Allah'a teslim etmesi, bedenen ve kalben Allah'a yönelmesi demektir. Ayet-i Kerime de "Yüzünü teslim ederse" ifadesi kulla­nılmıştır. Çünkü yüz, bedenin en şerefli organıdır. Ayrıca yüz, ruhun dışarı­ya baktığı bir balkonu gibidir, ibrahim'in muhataplarıyla gayet nazikâne bîr tavır ile konuşması dikkat çekicidir. En İnatçı hasımlarla bu şekilde ve bu üs­lûpta konuşmak, hikmet gereğidir, önce: Ben, batan şeyleri sevmem, demiş. İkinci defasında: Şayet Rabbim beni hidâyete erdirmezse, sapıklığa düşenler­den olurum, demiş, Üçüncüsündeyse: Şirkten ve şirk koşanlardan uzak ol­duğunu açıkça söylemiştir. "Biz, sizlerden ve Allah'tan başka taptıklarınız­dan uzağız. Sizi (dininizi) tanımıyoruz.[134]

    Ortaya deliller sürerek şirkin esasını yıktıktan .sonra kendi inancını an­latmıştır: "Doğrusu ben, gerçekten yüzümü batıldan hakka meylederek, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, (Allah'a) ortak koşanlardan değilim." [135]

    İbrahim'in Kavmi İle Mücadelesi

    80- Milleti onunla tartışmaya girişti. "Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan kork­muyorum, meğer ki Rabbim bir şeyi dilemiş ola. Rabbim ilimce her şeyi ku­şatmıştır; hâlâ öğüt kabul etmez misiniz?" dedi.

    81- "Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir delil İndirmediği bir şeyi O'na ortak koşmaktan korkmu­yorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz."

    82- İşte güven; onlara, inanıp imanlarına haksızlık karıştırmayanlara­dır. Onlar doğru yoldadırlar.

    83- Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediği­mizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin Hakîm'dir, bilendir. [136]

    Bazı Kelimeler:

    "Mühacce", mücadele ve yenişme demektir. Kişinin ken­di iddiasını ispatlaması ve hasmının davasını çürütmesi için ortaya sürdü­ğü dayanak. Bu dayanak, etkileyici bir delil olabileceği gibi boş bir şüphe de olabilir. Buradaki zulümden maksat, şirktir. Çünkü şirk, en büyük haksızlıktır. [137]

    Açıklama:

    İbrahim (A.S.), kavmine hak dava ile geldi. Onlara kafi hüccetlerden ve kesin delillerden oluşan beyyineler getirdi. Onların seviyesine inip onlarla ;ıynı yolda yürüdü. Sonuçla, gökleri ve yeri yaralanın, kendisinden başka tanrı bulunmayan gerçek mabud olduğunu ispatladı.

    Kavmi ise O.'na karşı en boş delilleri ortaya sürdü, cılız ve güçsüz şüphe­ler ortaya attılar. Bu şüpheler; kalbleri Allah tarafından mühürlenen, gözlen perdelenen, kulaklarına ağırlık konulan kimselerden başka hiçbir kimsenin yanında delil olarak kabul edilmezler.

    Kavmi dedi ki: Bizleri Allah'a yaklaştırıp O'nun katında bize şefaat et­sinler diye onları tanrı ediniyorsunuz. Nitekim atalarımızın da böyle yapmakta olduklarını gördük. Ey İbrahim, tanrılarımıza sataşmaktan sakın. Sakınmaz­san, sana zarar vermelerinden korkarız.

    İbrahim dedi ki: Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Bu çok tuhaf bir şeydir. Bu nasıl olur? Allah, gökleri ve yeri yaratmıştır. O'nun mülkü var­dır. Mülkünü ancak kendisi ilimle kuşatabilir. O, her şeye kadirdir. Şu put-larsa ne fayda verir, ne zarar dokundurur, ne İşitir, ne de görürler. Aksine onlar, sizler için yaratılmış taş, maden ve sair maddelerdir. Beni doğru yola eriştirmişken benimle mi Allah hakkında tartışıyorsunuz? Şu putlardan asla korkmam. Bunlar ne kendilerine, ne de başkalarına fayda ve zarar verirler. Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Güç ve kuvvet, ancak Allah'ın elindedir. Hiçbir zaman o putlardan korkmam. Meğer ki, rabbim ve rabbİniz olan Allah, bir zarar vermek dilesin. O zaman o zarar bana ula­şır. Sözgelimi bir put üzerime düşer ve bana zarar verir. Ya da gökteki bir yıldız kayıp ta üzerime düşsün ve beni yaksın. Fakat bu putların kendilikle­rinden bir şey yapabileceklerine inanmak, akıllı bir kimsenin kalbinden geç­meyen ve dengeli bir insan tarafından onaylanmayan bir şeydir.

    Yaratıcı ile yaratık arasında, evrene varlık veren Allah ile taşlar veya ya­ratılmış olan yıldızlar arasında eşitlik var mıdır? Bunların eşit olmadıklarını göremeyecek kadar düşüncesizleştiniz mi? Kör mü oldunuz? Şaşıyorum size. Hiçbir fayda ve zarar veremeyeceği, hür akıl tarafından ilân edilen tanrıları­nızdan nasıl korkarım? Oysa siz, başka şeyleri Allah'a ortak koşmaktan kork­muyorsunuz. Allah'ın bir ve tek, eşsiz, hiçbir şeye muhtaç olmayan, buna kar­şılık her şeyin kendisine muhtaç olduğu yegane ilâh olduğuna ilişkin aklî ve nakli deliller vardır. Hal böyle iken hangimiz doğru yoldayız, hangimizin gö­rüşü daha güzeldir, hangimizin sözü daha güçlüdür, hangimiz güven ve kor­kusuzluğa daha lâyıkız? Bir bilseniz. Hür fikir ve akıl sahibi olsanız. İnsan­lar içinde huzur ve korkusuzluğa layık olanlar, elbetteki imân ederlerdir. Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne imân etmiş, akıl ve hikmet yoluna girmiş, imanla­rına şirk gibi bir zulmü kanştırmamışlardır. Dünya ve ahirette tam güven ve huzur onlarındır. Buhâri :ve Müslim'in rivayetine göre bu ayet nazil olduğunda, sahabilerin çok zoruna gitmiş; Hangimiz zulm etmemişiz ki?" demişlerdi. Al­lah hepsinden razı olsun. Bunun üzerine kendilerine şu ayet okundu: "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma. Doğrusu eş koşmak büyük zulümdür."'[138] Bu. bizim güçlü dclilimi/.dir. Kavmine karşı bir delil olarak ileri sursun diye bunu İbrahim'e verdik. Uundu bir gariplik yoktur. AİIalı, kullarından dilediklerini derecelerle üstün kılar. Bazısını bazısından üstün kılar. Bunlardan birincisi imân derecesidir. İkincisi ilim derecesidir. Üçüncüsü hikmet ve tevf'İk derecesidir. Bu, Allah'ın fazl-u nimetidir; dilediğine verir. Doğrusu senin rabbin, yaratıklarının durumlarım bilir. [139]

    İbrahim, Peygamberlerin Atasıdır

    84-86- Ona İshâk'ı, Ya'kûb'u bağışladık, herbirİni doğru yola eriştir­dik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yûsuf'u, Mûsâ 'yi ve Hârûn 'u —ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz—, Ze-kcriyâ'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve ÎIyâs'ı —ki hepsi iyilerdendir—r, İsmâiVi, Elyc-v;i'/, Yûntıs-u I.ılt'ıı —ki hepsini ıliinyıihını iittliin kıldık—.

    87- Bitbulunnditn, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik.

    88- Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoludur. Puta taparlarsa amelleri boşa çıkar.

    89- Kendilerine kîtâb, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz İşte bun­lardır. Kâfirler onları inkâr ederlerse, inkâr etmeyecek bir milleti onlara ve-kîl kılarız.

    90- İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir, onların yoluna uy, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sâdece herkes için bir hatırlatmadır" de. [140]

    Bazı Kelimeler:

    Onları seçip ayırdık.Amelleri boşa çıkar.Faydalı ilim. Dinde fıkıh. Bazıları, bu kelimenin, insanlar arasın­da hükmetmek onları yargılamak anlamını ifade ettiğim söylemişlerdir. [141]

    Açıklama:

    "İbrahim (A.S.), şüphesiz Allah'a yönelen ve O'na boyun eğen bir önderdi”[142]Azm sahibi peygamberlerdendi. Peygamberlerin atası idi. Kendisin­den sonra gelen Peygamberlerin tümü, İstisnasız olarak O'nun soyundandır. "Andolsunki, Nuh'u ve İbrahim'i Biz gönderdik; ikisinin soyundan gelenle­re peygamberlik ve kitâb verdik."[143]

    Kamil İmanının, geniş ihsanının, oğlu İsmail'i kurban ederek Allah'ın imtihanını kazanmasının mükafatı olarak, yaşlı olmasına, karısının kısırlığı­na ve ümitsizliğine rağmen O'na ıshak'ı armağan ettik. "O'na ıshak'ı, ar­dından Yakub'u müjdeledik"[144]

    İbrahim, kökü sağlam, dalları göğe doğru olan hoş ve temiz bir ağaçtan (sülaleden) gelmiştir. O, Nuh'un soyundandır. "Daha önce Nuh'u ve soyun­dan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğruyo-la eriştirdik." Bunlar, birbirinin soyundandırlar. ibrahim, Peygamberlik zin­cirinin bağlantısıdır. Dedesi Nûhtur. ibrahim'in çocuğu da peygamberdir. "İş­lerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz," O'nun.soyunu, keza Zekeriyyâ, Yahya, İsâ ve Ilyas'ı doğru yola eriştirdik. Hepsi de iyilerdendir. İbrahim'in soyundan öz oğlu İsmail'i, yani Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in dedesi İsmail'i, Elyesâ, Yunus ve Lüt'u doğru yola eriştirdik. Hepsim kendi zaman­larında üstün kıldık.

    Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir kısmını doğru .yola eriş-lirdik. Çünkü onların hepsi, luıyır ve hidâyet yolunu bulmuş değillerdi. "An-ılolstııt ki Nıilı'u ve Ihnıltitn'i His. gönderdik; ikisinin soyundun gelenlerin ki­pi) mi doğru yoldadır. Bir çoğu da yoldan çıkmıştır!'[145]

    Onları seçip ayırdık. Birçok meziyetlerle onları mümtaz kıldık. Onları dosdoğru bir yola ilettik. Bu, Allah'ın lutfudur. Kullarından dilediğine verir. Allah, fazlı geniş olandır, bilendir. Bir şeyi Allah'a eş koştukları takdirde ce­zalan, amellerinin boşa gitmesi olacaktır. Zira gönülleri arındıran, ruhları temizleyen şey, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ı birlemektir. Sevâbm özü ve mükâfatın temeli budur. Temel yıkılınca, sevabın aslı da kalmaz. "Ey Muhammedi Andohun, eğer Allah'a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gi­der!'[146]

    Burada adları anılan peygamberlerin hepsi aynı pınarın suyunu içmiş ve hepsi de aynı risaletle görevlendirilmişlerdir. Görevleri, noksanlıklardan mü­nezzeh, yüce Allah'ı birlemek ve dünyada tevhid esaslarını yerleştirmektir. Her ne kadar şekil ve yöntemleri, mucizeleri değişik de olsa, görevleri ve getirdik­leri inanç sistemi aynıdır. Bu değişiklikler de, hidâyete davet ettikleri millet­lere ve zamanlarına göre olmuştur. Kendilerine kitap verdiklerimiz, İşte bun­lardır. Örneğin İbrahim'e Suhuf'u, Musa'ya Tevrat'ı, Davud'a Zebur'u, İsa'­ya İncil'i verdik. Onlara ilim, hikmet, doğru kavrama ve peygamberlik ver­dik. Şüphesiz her peygamber bu durumdadır. Zira peygamberliğin esası ilim, fıkıh, doğru kavrama ve zekadır. Peygamberlik din liderliği ve dünya yöneti­ciliğidir. Bu oimadan, peygamberlik tamam olur mu hiç?

    Yargılama ve insanlar arasında hüküm verme anlamındaki hükme ge­lince, bu her peygambere verilmiş bir yetki değildir. Bu, onların aralarındaki erdem ve üstünlük derecesidir. Peygamberlerin hepsine nübüvvet ve hikmet verilmiştir. Zira kendisine peygamberlik verilen herkese hikmet de verilmiş­tir. Ama kendisine peygamberlik verilen herkese kitap verilmemiştir.

    Ey Muhammedi Sana tümden verilmiş olan peygamberlik, Kitâb ve hik­meti Kureyş kâfirleri inkâr ederlerse, inkâr etsinler. Bunları korumaya, bun­lara hizmet için çalışmaya ve insanları bunlara davet etmeye, inkarcı olmayan şerefli ve kıymetli bir kavmi vekil kılıp görevlendiririz. Bu şerefli kavimden maksat, Resulullah (s.a.v.) in Ensâr ve Muhacirlerden oluşan sahabileri ile, bunlardan sonra gelen ve bunların çağrısı ile insanları din gününe davet eden kimselerdir. Allah'ın kendilerini doğru yola eriştirdiği, hayırda muvaffak kıldığı hidayet önderleri işte bunlardır. Bunların izinden git. Peygamber efendimiz onların hayırlı özelliklerini toplamıştır. O, nebi ve mürsellerin sonuncusudur. De ki: Kur'an karşılığında ben sizden bir ücret ve Özel bir menfaat istemiyo­rum. O, sadece alemler için bir öğüt ve takva sahibi kimseler İçin bir hidâyet kaynağıdır. [147]

    Peygamberlerin Risaletini İspatlamak

    91- "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir" demekli Allah'ı gere­ği gibi değerîendiremediler. De ki: "Musa'nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Kitâb'ı kim İndirdi? —ki siz onu kâğıtlara yazıp bir kısmını gösterip çoğunu gizlersiniz, atalarınızın ve sizin bilmediğiniz, size onunla Öğretilmiştir—". "Allah" de, sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak, oy-nasmlar.

    92- Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelİîeri ve etrafındakiler! uyaran mübarek Kitab'dir. Âhİrete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler. [148]

    Bazı Kelimeler:

    Allah'ı hakkıyla tanıyamadılar."Kırtas" ke­limesinin çoğulu olup, üzerine yazı yazılan kağıt veya diğer şeyler. Çok bereketli. Mekke-i Mükerreme. [149]

    Açıklama:

    Allah'ı gerçeklen lanıyan; Allah hakkında vacib, caiz ve imkânsız oları şeyleri idrâk eden bir kimsenin, Allah ile kulları arasındaki elçilik ve pey­gamberlik kurumunu tanımak ve itiraf etmekten başka çaresi kalmaz. Allah. zaman ve mekânın kısır çemberi içine alınamaz. Sonradan yaratılan şeylere benzemez. Arada bir vasıta olmadan insanlarla direkt olarak konuşması müm­kün değildir. "Hiçbir insan yoktur ki, Allah'ın onunla (doğrudan doğruya) konuşması olsun. Ancak vahy ile, yahud perde arkasından olur.”[150] Bundan sonra da peygamber, ilâhi direktifleri insanlara aktarır. Peygamberlik mües­sesesini inkâr eden kimse; Allah'ı hakkıyla takdir etmemiş, O'nu gereği gibi ululamamış; dahası O'nu hiç tanımamış olur.

    Allah her şeyi bilendir. Herşeye kadirdir. Hiçbir şey O'nu aciz bıraka­maz. Rahmeti herşeyi kapsamıştır. Mahrukatın, Nebî ve mürseller gibi hida­yet rehberleri ve yol göstericiler olmadan, amaçlanan hedefe ulaşmalarının mümkün olmadığını bilir. Nebi ve mürsellerİn elçiliklerini inkâr eden bir kimse; Allah'ı hakkıyla tanımamış, gereği gibi değerlendirememiştir.

    Ey Muhammed! Şunlara de ki: "Tevrat'ı Musa'ya indiren kimdir?" Bu soruyu size soruyorum. Çünkü Siz Tevrat'ı kabul ediyor ve "Bize de kitab indiriiseydi, muhakkak onlardan daha fazla hidâyette bulunurduk "[151] diyorsu­nuz. Siz, Hz. Muhammed'e heyet gönderdiniz; O'nu ve dinini sordunuz. Na­sıl olur da: Allah, insana bir şey indirmemiştir, dersiniz?

    Bazıları, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Tevrat'ı, insanlar için nûr ve hidâyet kaynağı olarak Musa'ya indiren kimdir? Tevrat aslında insan­lık için bir nûr ve hidâyet kaynağıydı. Nihayet insanlar onu değiştirip tahrif ettiler. O'nun büyük bir kısmım unuttular. O'nu parça parça dağınık kâğıt­lara yazdılar ki, tahrif edip değiştirmek istedikleri kısmını kolayca yok etsin­ler veya başka şekle soksunlar. Yahudi bilginleri Tevrat'taki bir hükümde fet­va verirken, Tevrat'ın ilgili parçasını çıkarıp gösterirlerdi. Ama bir hükmü Örtbas etmek istediklerinde, Tevrat'ın İlgili kısmını saklarlardı. Peygamber (s.a.v.) efendimizin evsafım anlatan ve peygamber olarak geleceğini müjde­leyen, zina hükmünü açıklayan kısmı gizlemişlerdi.

    Ey_müşrikler!yahudilerin özellikle Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e İliş­kin sözlerine aldanıp da yalanlarına güvenmeyin. Yahudiler O'nun en şid­detli düşmanlarıdır.

    "Onlar (yahudiler) onu (Tevrat'ı) kağıtlara koyup..." şeklinde okundu­ğu takdirde ayet-i Kerime'nin zahir manası budur. Ama "Siz onu kağıtlara koyup..." şeklindeki kıraate göre okunursa; Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.v.) efendimize, bu ayetin yahudilerin ve ayete muhatab olan diğer kimselerin işit­tikleri bîr yerden okumasını emretmiştir.

    Araplardan iman eden ey mü'minler! Size ve babalarınıza, bilmediğiniz şeyler öğretildi. İslâmiyet sayesinde araplarm bir devleti, araştırma, İncele­me, Ten, sanat ve ilmî kişilikleri, varlıkları oldu. Evet, bütün bunları kör bir cehaletten ve sapıklıktan sonra öğrenebildiler.

    Onlara de ki: Peygamberleri ve unlarla beraber kİtablan gönderen Allah'dır. Muhammed'le beraber Kur'an'ı, Musa ile beraber de Tevrat'ı gön­derdi. Onları böyle dedikten sonra bırak, daldıkları sapıklakta oynamaya de­vam etsinler.

    İşte Kur'an, indirmiş olduğumuz öyle bir kitaptır ki, İnsanlara hakkı ve dosdoğru yolu gösterir. Hayır ve bereketi çok olan bir kitaptır. Kendisinden önceki kitabları doğrular; onları yürürlükten kaldırır. Onu bereket için, ken­disinden Önceki kitablan tasdik etmesi, Mekkelileri ve Mekke çevresindeki insanları uyarması için indirdik. Ahirete ve ahirette olacak şeylere imân edenler, Kur'an'a da imân eder ve O'nu doğrularlar. Onlar, namazlarına devam eder­ler. Emrolunduklan her şeyi yerine-getirmeye koşuşurlar. [152]

    Allah'a Karşı Yalan Söylemek Ve Bunun Sonucu

    93- Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedilmemişken "Bana vahyolundu, Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim" diyenden daha zâlim kim olabilir?Bu zalimleri
    can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış, "Canlarınızı verin, bugün
    Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, O'nun ayetlerine büyüklük
    taslamanızdan ötürü alçaltıcı azabla cezalandırılacaksınız" derken bir
    görsen!


    94- Onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi —size ver­diklerimizi ardınızda bırakarak— bize birer birer geldiniz; içinizde Allah'ın ortakları olduğunu sandığınız şefâatçılannızi beraber görmüyoruz. And ol­sun kî aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır"[153] denecek.

    Bazı Kelimeler:

    Yalan uydurdu."öamre" kelimesinin ço­ğulu olup şiddet manasınadır. Ölümün şiddetli hali. Can çekişme durumu. Bununla ilgili açıklama, Maide suresinin 28. ayetinde geç­ti. Horluk ve zillet.

    "Hevn" ise, merhamet ve yumuşaklık anla­mına gelir.Size verdik.

    "Havel": Hizmetçi ve maiyettekiler.Aranız, yani aranızdaki bağlar. Kayboldu. [154]

    Açıklama:

    Bu ayetlerde, Peygamber (s.a.v.)'in doğruluğuna, dolaylı bir tanıklıkta bulunulmaktadır. Çünkü burada, Allah'a karşı yalan uydurmanın sonucu açık­lanmaktadır. Kâinatta Allah'a karşı yalan uyduran, Allah'ın insanlığa kitap indirmediğini, Allah'a eş koşup O'nun çocuğu olduğunu iddia eden, ya da Müseylimetül Kezzab ve Esved el-Ansi gibi, kendisine hiçbir şey vahyedilme-mişken "Bana vahyolundu" diyen, yahud "Allah'ın, Peygamberlerine (ki-tab) indirdiği gibi ben de indireceğim" "istesek, bunun gibisini biz de söylerdik" diyenden daha zalim kim vardır? Hayret bunlara... Bunları can çekişirken bir görseydin. O haldeyken melekler, canlarım bedenlerinden şid­detle çıkarmak İçin ellerini onlara uzatırlar. "O halde, melekler onların yüz­lerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl hareket edecekler!'[155]

    Melekler onları şiddetle azarlayarak: Haydi eğer yapabiliyorsanız, için­dekilerle birlikte nefsinizi çıkarın ve kurtarın. Bazıları, ayetin anlamının "ho­şunuza gitmese de canınızı çıkarın" şeklinde olacağını söylemişlerdir.

    Mü'minin ruhunun kolaylıkla çıkacağını, inanmayanların ruhlarının ise zorla çekilip alınacağını, söylemişlerdir. Keşşaf, bununla ilgili şunları söyle­mektedir: Bu, meleklerin bazı kâfirlerin ruhlarını teslim alırken yaptıkları iş­leri temsili olarak anlatmaktadır. Melekler, canlarını almakta oldukları ka­firlere şöyle derler: Bugün horlayıcı ve rüsvay edici azapla cezalandırılacak­sınız.. Daha önce de geçtiği gibi Allah'a, hak olmayan şeyleri söylediğinizden dolayı, en korkunç bir halde O'nun huzuruna çıkacaksınız.

    Allah (C.C.) da onlara şöyle diyecek: Daha önce sizleri nasıl tek tek ya-ratmışsam, aynı şekilde bugün de, bana eş koştuğunuz ve benzerim olduğunu iddia ettiğiniz aracılarınızdan ayrı ve uzak olarak yalnız başınıza bana gel­diniz. Dünyadayken size vermiş olduğumuz nimetleri, hizmetçileri, evlâdını­zı ardınızda bıraktınız; huzuruma geldiniz. O şeylerin size hiçbir faydası oi-madı. Sizde ve ibadetlerinizde ortaklarınız olduklarını sandığınız şefaatçile­rinizi yanınızda görmüyoruz. Kahrolasıcalar! Rahmetimden uzak olun. Siz­lerle o şefaatçileriniz arasındaki bağlar, artık kopmuştur. Dostluklarınız yok olmuştur. Aracı olduğunu zannettikleriniz kaybolmuş ve şefaatçilerin size hiçbir faydası ulaşmamıştır.. "Öyle bir gündür ki, kimse kimseye sahib olamaz, (fayda vermez) Emir ve hüküm, o gün yalnız Allah'ındır.”[156]

    Îlim Kudret, Hikmet Ve Rahmet Manzaraları

    95- Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır; ölüden diriyi ve diri­den ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz?

    96- Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ay'ı vakit öl­çüsü kılandır. Bu, güçlü olanın, bilen'in nizâmıdır.

    97- O; yıldızlan, kara ve denizin karanlıklarında yol bulaşınız diye si­zin için var edendir. Bilen millet için ayetleri uzun uzadıya açıkladık.

    98- O, sizi bir tek nefisten, babaların sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta olarak yaratandır. Anlayan mîllet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.

    99- O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitir­diğimiz yeşilden, —birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağlan, zeytin ve nar çıkardık. Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Bun­larda, inananlar için, şüphesiz, deliller vardır. [157]

    Bazı Kelimeler:

    Bir şeyi yararak içinden bazı şeyler çıkaran.; Başak­ta ve tomurcuktaki ürün. "Nevât" kelimesinin çoğulu olup, hur­ma, kuru üzüm ve benzeri meyvelerle, yemişlerde bulunan çekirdek.Yüz .çeviriyorsunuz. Ev gibi, insanın dinlendiği yer veya gece gibi, insanın dinlendiği zaman. Zatsn ayette kastedilen anlam da budur. Hesap ve sayı ile... Derinlemesine düşünerek anla­mak, Üst üste gelerek yığmlaşmış.Tomurcuk. Salkım, Olgunlaşması, tamama ermesi. [158]

    Açıklama:

    Tevhid ve nübüvvet ilkeleri ile ölüm sonrası dirilişe ait bazı gerçeklerin ikrarından sonra burada, ilahî kudret ve ilmin eksiksizliğine, ve buna şeha-det eden tabiî delillerle, ayetlere ilişkin manzaralar anlatılmaktadır.

    İbadet ve takdisi hakeden tanrı, bu niteliklerle muttasıf olan ve bu işle­ri yapan Allah'tır ki, bu işlerin en azını bile putlar, dikili taşlar, Allah'a ortak koşulan şeyler, hatta yaratılmışların hepsi toplanıp bir araya gelseler yap­maktan acizdir. Noksanlıklardan münezzeh olan, yüce Allah'dır. Muhakkak ki Allah, tanesi ve çekirdeği yaratandır. Bostan ve ağaç gibi bitkileri, tane vı- çekirdekle!) çıkarır. Aycllc yeten dirilik kelimesi, gelinme ve gıüalunnıayi k;ıhnl ehnek ;m[uımnd;ı kullanılmışın". Şüphesiz hu imlamda İane ve çekir­dek ölüdür. Bazı kimseler dirilik ve hayat kelimesinin anlamını genişleterek şöyle demişlerdir: Tane ve çekirdekte hayat vardır. Şundan ki, bunlar toprağa ekümezlerse kısır kalırlar.

    Ne var ki lügat, bu görüşün taraftarlarım teyid etmemektedir. Bunlar, öteden beri, "Canlı, yumurtadan veya döl suyundan çıkar" misalini verirler. Ama modern ilim, döl suyunda, hayat olduğu gibi aynı şekilde yumurtada da hayat bulunduğunu ispatlamıştır. Doğru görüşün şu olduğunu söyleyen­ler de olmuştur: Canlı şey, ölüden çıkar. Yani canlı şey, ölü iken gıda madde­sinden oluşur. Hayvandan da sütü ve diğer artıkları çıkar. Oysa bu süt ve faz­lalıklar cansızdır, ölüdür. Gıda maddesinde hayat bulunmadığı halde, canlı cisim hücrelerinin süt ve bitki gibi gıda maddelerinden oluşması, üâhi kud­retin eksiksizliğinî kanıtlamaktadır. Allah, diriden de ölüyü çıkarır. Tane ve çekirdeği canlı bitkiden çıkarır. Süt ve artıkları, canlı hayvandan çıkarır. Bü­tün bunları ilim, kudret ve hikmet sahibi, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah yapar. Nasıl olur da hidayet ve kurtuluş yolundan yüz çevirirsiniz?

    Allah, sabahı yarıp çıkarandır. Fecir vaktinde gecenin karanlığını, saba­hın (ışık) direğiyle yarar ve ortaİığı aydınlatır. Geceyi de canlı hayvan ve in­san için dinlenme zamanı kılmıştır. O zamanda canlılar, üzerlerindeki yor­gunlukları atar, bedenlerindeki acılar diner, sinirleri, düşünce ve gerilimlerini atarlar. Gece, istirahat ve dinlenme zamanı; gündüz çalışıp çabalama zama­nıdır. Ay ve güneş de asla bozulmayan sağlam bir düzen, tertip, hesap ve öl­çü ile yörüngelerinde seyrederler. Bu sayede yılların sayısını ve hesabını bilir­siniz.

    Ey okuyucu, Allah seni hayırda muvaffak eylesin. Evrendeki şu üç tabiî delile bak da ibret al: Gecenin karanlığı yarılarak sabah meydana geliyor. Gece, bir dinlenme vakti oluyor, Ay ve güneş bir nizam içinde seyrediyor ve hesap­lar, onlara göre yapılıyor. Ay ve güneş dışında kalan, sayılarım ve mahiyetle­rini ancak kendisinin bildiği yıldızları sizler için yaratan, Allah'tır. Geceleyin yolculuk yapanlar, yıldızlar sayesinde yollarım bulurlar. Sene içinde de za-, man, yıldızlarla bilinir. Yıldızlar sayesinde yollar ve yönler belirlenir. Gece­nin ve denizin, yani yanlış ve eğri yolun karanlıklarında doğru yolu bulaşınız diye Cenab-ı Allah yıldızlan yarattı. Feza aleminde sanat, muhkemlik, ölçü ve düzen vardır. Cenab-ı Allah Kur'an ayetlerini ve kâinatta O'nun varlığına işaret eden belirtileri uzun uzadıya açıklamıştır. Bunlar, Allah'ın hikmetine ve ilminin eksiksizliğine delâlet ederler. Bunları ancak ilim ve düşünce sahibi kimseler anlayıp kavrarlar. "îbret alın, ey basiret sahipleri". Bu sebeple de ayet, şu cümleyle sona ermektedir. "Bilen bir kavim için ayetlerimizi uzun uzadıya açıkladık." İşte bunlar, Allah'ın yerdeki ve gökteki doğal ayetleridir. Ayrıca bizim kendi nefislerimizde de ilâhî ayetler vardır. Sizi bir tek nefisten yarat;tn, ondan cjjİıji var eden ve ikisinden pek cok erkek ve kailin meydana geliıen, Aüah'lıı. O, sizi bir erkekle bir kadından yaradı. Itithirîni/k- tamsa siniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdı. Bunda da insanların birbirlerine karşı sevgi ve şefkat göstermeleri salıklanmakta; Allah'ın ilim, kudret ve hik­metinin eksiksizliğine işaret edilmektedir. Allah sizi bir tek nefisten (Adem'den) yarattı. Herkesi babalarının sulbünden kararlaşmış, analarının rahmin-de kararlaşmakta olarak yarattı. Sulb, karar kılma yeridir. Rahim, geçici ola­rak kalınan bir yerdir. Derin düşünce ve zekalarıyla gizli sırlara vakıf olup hakikatleri anlayan kimseler için ayetleri uzun uzadiya açıkladık. Mahhıkata ve İnsanın yaratılışına bakmak, şüphesiz dikkat, derin bakış ve kavramayı ge­rektirmektedir.

    Allah'ın bitkiler alemindeki ayetleri ise şunlardır:

    Gökteki bulutlardan yağmur indirip sudan canlı şeyleri yaratan, Allah'­tır. Su ile, her sınıftan bitkileri bitiren de şam yüce Mevlâdır. Su hep aynı su, toprak da hep aynı topraktır. Ama bunlar sayesinde yetişen bitkilerin şekil ve tadı değişiktir. Rabbim, sen güçlü ve kadirsin, noksanlıklardan münezzehsin. "Hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin bazısını bazısına üstün kılıyoruz."[159]

    Aynı ağaçtaki meyvelerin bir kısmı kaliteli, bir kısmı kalitesiz; kimi ol­gun, kimi ham; bazısının tadı güzel, bazısınınki bozuk olabiliyor. Subhanallah! Bunlar, Allah'ın birlik ve kudretine delalet etmiyormu? Allah bitki kökünden filizlenen yemyeşil bostan yapraklarını ve ağaç dallarını çıkarıyor. Bu yeşil yapraklar ve dallar arasında kuru taneler meydana getiriyor. Hem de başaklar içinde yığın yığın taneler...

    Nahl diye bilinen hurma ağacına gelince, onun tomurcuklarından sal­kımlar çıkar. Dolu olan bu salkımlar, aşağıya doğru sarktıkları için, eller ko­layca kendilerine ulaşabilir. Yeşil bitkilerden üzüm bahçeleri, zeytin ve nar gibi diğer yemişlerle meyve bahçeleri meydana geliyor. Bunlar şekil, yaprak ve meyvenin kendisi bakımından birbirlerine benzerler. Ama renk ve tad ba­kımından birbirlerine benzemezler. Kimi tatlı, kimi ekşidir, örneğin porta­kalı, mandalinayı veya narenci düşünün. Bunları, araştırıp ibret alan bîr kim­senin gözüyle bakın. Bunların, ağaçlardayken, olgunlaşıp yenecek hale ge­linceye kadar hangi aşamalardan geçtiklerini görün. Bu meyveler, Önceleri bom­boş iken, nasıl oluyor da sonraları hayır ve bereketle doluyor? Allah'a ina­nan veya kendilerinde inanma yeteneği olan bir toplum için, bu anlattıkları­mızda Allah'ın varlığına işaret eden deliller vardır. [160]

    Kâfirlerin Allah'a İftira Etmeleri Ve Bu İftiralarının Reddedilîşi

    100- Cinleri —O yaratmışken— kâfirler Allah'a ortak koştular. Körü körüne O'na oğullar ve kızlar uydurdular. Hâşâ, O onların vasıflandırmala­rından yücedir.

    101- O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Zevcesi olmadan nasıl çocu­ğu olabilir? Oysa her şeyi O yaratmıştır, her şeyi bilir.

    102- İşte Rabbinİz, Allah budur. O'ndan başka tanrı yoktur, her şeyin yaratanıdır, öyleyse O'na kulluk edin; O her şeye de vekildir.

    103- Gözler O'nu görmez, O bütün gözleri görür. O Lâtiftir, haber­dardır. [161]

    Bazı Kelimeler:

    "haraka", "halaka" ve "ihtaraka" fiilleri aynı anlamı ifade ederler.

    Rağıb el-İsbahanî, "Müfredat" adlı eserinde der ki:

    "Halk": Bir şeyi tedbir ve incelikle yaratmak demektir. "Hark" ise, bir şeyi bozarak kesip koparmak demektir. Daha önce hiç benzeri ve örneği bu­lunmayan bir şeyi yaratan, ir Bu cümleden olarak, daha önce benzeri bu­lunmayan işleri yapmaya da bid'at denilmiştir, Ulaşıp, erişmek, bir şeye kavuşmak demektir. [162]

    Açıklama:

    insanlar Allah'dan başka varlıkları O'na ortak koştular. Şeytan da: "Öyle ise, i/y.cl ve kudretine yemin ederim ki, onhınn hepsini ımıluıkkuk n/ün:ıc;ı-fitm. Ancnk içlerinden İhlas sahibi kulların müstesna..”[163]. Onlar meleklere tapınış; meleklerin, Allah'ın kızları olduklarını söylemiş, Al­lah'a şirk koşma işinde şeytana uymuş ve itaat etmişlerdi. Mecu.silcr; iyilik tanrısı ile kötülük tanrısının varolduklarını, kötülük tanrısının şeytan olduğunu söylemişlerdir. Zaten Kur'an-ı Kerim de buna İşaret ediyor: "Cinleri Al­lah'a ortak koştular". Oysa ki onları ve tapmakta oldukları şeyleri yaratan, yalnızca Allah'tır. O'ndan başkasına nasıl kulluk edilir? Bilmediklerinden do­layı insanların bir kısmı O'na oğullar ve kızlar uydurdular. O, müşriklerin eş koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir. Yahudiler, Uzeyr'in Allah'ın oğ­lu olduğunu; arapların müşrik olanları ise, meleklerin Allah'ın kızları olduk­larını söylemişlerdi.

    Olacak şey midir, bu?

    Allah; gökleri, yeri ve içindeki şeyleri yoktan var edendir. Yaratan, mey­dana getiren, şekil veren O'dur. O'nun çocuğu nasıl olur? O'nun eşi yoktur. Çocuğunun olması için mutlaka evlenmesi gerekir. Cins ve şekil bakımından kendisine benzer bir eşin varlığını kabul eder mi? O, ortaklardan ve benzer­lerden münezzehtir. "O'nun misli bir şey yoktuk' O'nun çocuğu nasıl olur? Bütün varlıklar, O'nun gökleri ve yeri yaratmış olduğunu ikrar etmiştir. Böy­le bir varlığın çocuğa ihtiyacı olur mu hiç? Her şey kendisinindir. O, yücedir ve eksikliklerden uzaktır.

    İşte Rabbiniz olan Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Sadece O'na kulluk ediniz. O, bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Varlıkları, yaratıp meydana getiren­dir. Gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun gücü her şeye yeter. Noksan­lıklardan münezzehtir. Gözler O'na erişemez; mahiyetini öğrenecek kadar kap­samlı bîr görüşle O'nu göremez. "O, bütün varlıkların (dünya ve ahirete ait) önlerinde ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir, onlar İse, Allah'ın dilediği kadarından başka, ilâhi hükümlerden hiçbir şey kavrayamaz''[164] Ayet-i Kerime, ahirette Allah'ın görülebileceğine ilişkin varid olan sahih ha­dislere aykırı düşmemektedir.

    Allah, gözlere erişir, onları hakikat ve mahiyetleriyle görüp İdrâk eder. Şimdiye kadar ışığın ve gözün hakikatini hiç kimse kavrayamamıştır. Kulak, niçin görmez? Göz niçin işitmez. Gözdeki sinirler, görme işaretini niçin ak-tanyorlar? Kulaktaki sinirler, işitme işaretini niçin aktarıyorlar? Lâkin Allah'dır ki gözlere erişir ve onları bilir. O, latiftir, bütün incelikleri bilir. Yaratıkları­nın gizliliklerinden ve inceliklerinden bilgi sahibidir. [165]

    Peygamberliğe İlişkin Hakikatler

    104- Doğrusu size Rabbinizâen açık belgeler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz deği­lim.

    105- Ey Muhammedi Sana, "Sen okumuşsun" derler; oysa Biz, Öğre­necek kimselere âyetleri böylece türlü türlü açıklamaktayız.

    106- Rabbinden sana vahyolunana uy, O'ndan başka tanrı yoktur, pu­ta tapanlardan yüz çevir.

    107- Allah dileseydi puta tapmazîardı. Seni.onlara koruyucu yapma­dık, onların vekili de değilsin. [166]

    Bazı Kelimeler:

    Basiret kelimesinin çoğulu olup kalbî akîde, sabit bilgi ve apa­çık hüccet, belge anlamında kullanılır. Bunun karşılığında ise, maddî şeyleri görüp idrâk eden basar (göz) vardır. Okudun. [167]

    Açıklama:

    Taa uzaklarda olup yolu gözlenen birisi gibi, hüccet, burhan, kevni ayet­lerle kalbleri aydınlatıp aradaki perdeleri kaldıran aklî delillerden oluşan şu basiretler size geldi. Küçüklüğünüzde, büyüklüğünüzde, zayıflığınızda, güçlülüğünüzde koruyup gözeten Rabbinizden size apaçık deliller geldi. Kim bunları görürse, kendi lehinedir. Kim de görmez ve kötülük ederse kendi aley­hinedir. "Eğer iyilik ve güzellik işlerseniz, kendinize İyilik etmiş olursunuz. Ve eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz."[168] Ben sizin üzerinizde koruyucu ve murakıp değilim, "Her nefis kendi kazandığı (günah) karşılığında rehinedir''[169] Benim görevim, sadece tebliğ ctmeklir. He­sap görme işi ise Allah'a aittir.

    Akılları ve renkleri değişik de olsa, hidayete ermeye kabiliyetli olanların hidâyete ermesi ve dinî prensiplerle, esasları yerleştirmek için, sadra şifâ beyanlarla, ayetlerimizi bu şekilde, türlü türlü açıklamaktayız. Evet, türlü şe­killerde açıklıyoruz ki, muannid inkarcılar: Ey Muhammed, sen bu Kur'an'ı başkalarından okuyup Öğrenmişsin; bu, Allah tarafından sana vahyedilen bir kitap değildir, desinler.

    Müşrikler Peygamber (s.a.v.) e iftira ederek, Kur'an-ı kerim'i Mekke-deki arap asıllı olmayan bir demircinin O'na öğretmiş olduğunu söylemişler-dh Kur'an-ı Kerim'de şu ayetle bundan bahsedilmektedir: "Peygambere öğ­retiyor zannmda bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'an ise, açık arapçadir."[170]

    Her bakımdan eksiksiz olan bu Kur'an'ın cahüiyet toprağından filizle­nip yeşermesi mümkün müdür? Elbette ki değildir. "Kur'an sade bir vahiy­dir, ancak vahy olunur?'[171] Bu Kur'an'ı, kendilerinde akıl ve ilim bulunan bir kavmin yanında ortaya çıkaracağız.

    Ey Muhammed! Sana vahyedilene (Kur'an'a) tabi ol. Ve Onu insanlara tebliğ et. Kendisinden başka Tanrı bulunmayan Allah, seninle beraberdir. Müş­riklerden yüz çevir. Onların durumunu önemseme. Dönüşün, gerçekten Al­lah'a olduğunu bil. Eğer O dîleseydi, müşrikler, kendisine asla eş ve ortak kusamazlardı. Ama O, sadece kendisinin bildiği hikmetlerden dolayı bütün bunların vukubulmasmı diledi. Allah, seni onların üzerine denetçi ve mura­kıp yapmadı. Sen, onların üzerine vekil değilsin. [172]

    Müşriklerin Allah'tan Başka Taptıkları Tanrıları Ve Putlara Sövmemizin Yasaklanması

    108- Allah'tan başka yalvardıklanna sövmeyin ki, onlar da bilmeye­rek aşırı gidip allah'a sövmesinler. Böylece her ümmete işini güzel gösterdik, sonra dönüşleri Rabblerinedir. O, işlediklerini haber verir.

    109- Kendilerine bir mucize gösterilirse, mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin ederler. De ki: "Mucizeler, ancak Allah kalındadır"; onların, mucize geldiği zaman da inanmayacaklarını anlamıyor musunuz?

    110- Onların kalblerini, gözlerini, —ona ilk defa inanmadıkları gibi— çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız. [173]

    Nüzul Sebebi:

    Rivayete göre Kureyş'in önde gelen şahsiyetleri Ebu Talib'e gittiler ve ona dediler ki: Sen, bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Doğrusu Muhammed, bize ve tanrılarımıza eziyet etmiştir. Kendisini çağırıp, tanrılarımıza bu şekilde dil uzatmasından sakındırmanı istiyoruz. O, bu yaptıklarından vazgeçerse, biz de kendisine ve tanrısına karışmayız.

    Peygamber (s.a.v.) efendimize şöyle demişlerdi: Ya tanrılarımıza sövmek-ten vazgeçersin, ya da sana ve sana bu emirleri verene biz de söveriz.

    Yukarıdaki Ayet-i Kerime, İşte bu sebebten nazil oldu. [174]

    Açıklama:

    Ey Müslümanlar! Onların Allah'tan başka tapmakta oldukları tanrıları­na sövmeyin. Zira bazan bu sebeple düşmanlık edip sövmekte haddi aşarak yüce Allah'a sövebilirler. Böyle yapmakla, mü'minleri Öfkelendirmek isterler. Onlar, Allah'ın kadrini ve kıymetini bilemeyen en cahil kimselerdirler. Bun­dan da şunu öğreniyoruz: Eğer bir taat, sonunda masiyete sebeb olacaksa, o taat terkedilir. Yine bunun gibi, her kafir topluluğa, yaptıkları kötü amel­leri süslü gösterdik. Allah'ın, yaratıklârındaki yasası budur. Onlar, körü körüne taklid, gelenek, cehalet veya inad yoluyla alışageldikleri şeyleri güzel görürler. Allah, onları kendi hallerine terk etmiştir. O, her şeye kadirdir. Gü­zel ve süslü göstermek, baskı ve zorlama olmaksızın amellerinin bir eseridir. Yoksa sevap, ceza ve peygamber göndermek, anlamsız, şeyler olurdu.

    İstedikleri ayetler kendilerine gelecek olursa, İmân edeceklerine olanca güçleriyle yemin ettiler. Yalan söylediler. Ey Muhammed! Onlara de ki: "Ayet­ler, Allah nezdindedirler." Onlar, asla imân etmezler. [175]

    İnsan Ve Cin Şeytanları

    111- Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.

    112-113- Aldatmak İçin birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık, bu şeytanlar, âhirete inanmayan­ların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnud olması ve kendilerinin işledikleri suçları İşlemeleri için böyle yaparlar, Rabhin dîleseydi bunu yapp mazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak. [176]

    Bazı Kelimeler:

    Topladık. "Kabil" kelimesinin çoğulu olup, birbirlerine kefil olarak, demektir. Ayetteki "kubülen" kelimesini "kabalen" şeklinde okuyan kıraat da vardır. Bu durumda ayetin manası; "Herşeyi açık­ça ve yüzyüze karşılarında toplasaydık..." şeklinde olur.

    "Şeytan" kelimesinin çoğuludur. İbn Abbas der ki: Cinlerden ve İnsanlar­dan haddini aşıp isyankârlık eden herkes, şeytandır. Vahycclcr. Buradaki "vahyetme" kelimesi, gizlice ve çabucak bildirmek, yani fısıldamak unlunundu kullanılmıştır. Bununla, insî ve cinnî şeytanların insana verdikleri vesveseler kastedilmiştir.

    Süs ve zinet demektir. Bu noktadan ha­reketle, altına da zuhruf denilmiştir. Altın kaplama eşyalara da zuhruf deni­lir. Hile yapıp aldanarak. Meyledip eğilmek.İktiraf; mal kazanmak, günah kazanmak anlamlarında kullanılir. [177]

    Nüzul Sebebi:

    İbn Abbas'tan rivayet olunur ki: Mekke kâfirlerinin önde gelen bir gru­bu, Peygamber (s.a.v.) e gelerek şöyle dediler: Senin Allah elçisi olduğuna tanıklık edecek melekleri bize göster. Ya da Ölmüşlerimizin bir kısmını dirilt de, senin söylediklerinin doğru mu, yoksa asılsız mı olduğunu kendilerine so­ralım. Yahut senin gerçek peygamber olduğuna kefil olarak bize Allah'ı ve melekleri getir.

    Onların böyle demeleri üzerine yukarıdaki ayetler nazil oldu. "Onların, mucize geldiği zaman da inanmayacaklarım anlamıyor musunuz?”[178].Ayet-i Kerimesinde mücmel olarak anlatılan şeyler, burada detaylı olarak açıklan­mış; ayrıca insanların tabiatlan, karakterleri ve peygamberlerin kendi davet­lerini yayma yolunda karşılaştıkları güçlükler anlatılarak peygamber efendi­miz teselli edilmiştir.. [179]

    Açıklama:

    "Bize melekler indirilmeli değil miydi?" diye talepte bulundukları gibi melekler kendilerine indirilseydi ve melekleri bir defa gördükten sonra yine görselerdi; "Eğer doğru iseniz (ölmüş) babalarımızı, getirsenİze"[180] diye is­tekte bulundukları gibi, ölmüş atalarını diriltsen de görmüş oldukları sevap veya azabı kendilerine haber verseler; meleklerden ve ölmüş atalarından baş­ka, senin davanın gerçek olduğuna işaret eden bütün mucize ve alametleri gözlerinin önüne getirip yığsak; müjde ve uyanlarımızın doğruluğunu des­tekleyici bütün delilleri gözlerinin önüne sersek, yide de imân etmezler. On­ların inanmaya istidatları yoktur. Çünkü onlar, ayetlere düşmanca nazarlar­la bakmaktadırlar. "Hayır, hayır; onların kazandıkları (günahlar) kalblerini paslandırıp körletmiştir!'[181]Ayetlerimize, ibret almaya ve doğru yolu bulma­ya elverişli bir nazarla bakmıyorlar ki, öğüt alıp iman etsinler.

    "Onlardan seni dinleyenler vardır; Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine ör­tüler, kulaklarına da ağırlık koyduk."[182]

    Cenab-ı Allah, onların imân etmelerini dileseydi, imân ederlerdi. Ama onları, hayır yoluna koyulma ve Kur'an hidâyetinden yararlanma olgusuyla çelişen fıtratları ile baş başa bıraktı. "Dinde zorlama yoktur!' Onları dine İnanmaya zorlamakla beraber, "Biz ona eğri ve ıtoğru iki yolu da göstermedik mi?”[183] ayet-i kerimesi sırrınca onlara hayır ve şerrin yollarını göstemiştir. Ne var ki müşriklerin çoğu bunu bilmezler. İstedikleri ayetlerin kendileri­ne gelmesi durumunda mutlaka imân edeceklerine, olanca güçleriyle yemin ederler. Onlar, bu ayetleri ve mucizeleri kalblerinde hissetmezler. Kalbleri, bun­ları idrak edemez. Öyle ki, kalpleri örtü altında kalır.

    Bazıları, yukarıdaki ayetin şu anlama gelebileceğini söylemişlerdir: Lâ­kin müslümanlann çoğu, kâfirlerin kalbini ve kalblerindeki şeyleri bilemez­ler ve kendilerine kâfirler tarafından önerilen mucizelerle ayetlerin İndirilme­sinden yana olurlar ki, kendilerine indirildiği takdirde bu ayetlere imân et­sinler.

    Allah'ın halka ilişkin yasası işte budur. Halkın bir kısmı doğru yolu bul­muştur. Ama bir çoğu da doğru yoldan sapmıştır.

    Allah'ın peygamberlerine ilişkin yasası da budur. Onlardan her biri için, özellikle azm sahibi olanlarının her biri için, insî ve cinnî şeytanlardan birer düşman yaratmıştır ki, o" yüce insanlar, derece sahibi olsunlar. Peygamber (s.a.v.) cihad ederek insanları hayra davet etmiş; müşrikler de inandıkları şeylerin propagandasını olanca güçleriyle ve çeşitli şekillerde yapmışlardır. Ta­biatıyla her iki taraf ta, varlıklarını sürdürebilmek için çarpışacak, dolayısıy­la kin ve düşmanlık meydana gelecekti. Elbetteki iyi sonuç takva sahibi kim­selerin olacaktı.

    "Doğrusu biz, peygamberimize ve inananlara dünya hayatında ve şahid-lerin şâhidlik edecekleri günde yardım ederiz."[184]

    Ey Muhammedi İnsî ve cinnî şeytanlan sana düşman kıldığımız gibi, bun­ları, senden önceki peygamberlere de düşman kıldık. Ebu Zerr (R.A.), Pey­gamber (s.a.v.) efendimizin bir namazdan sonra kendisine şöyle dediğini ri­vayet etti: "Ey Ebu Zerr, însî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah'a sığındın mı?" "İnsanların da şeytan olanları varmıdır, ya Resulullah?" diye sordum. "Evet" dedi ve şu ayeti okudu:

    "Şeytanlanyla (kendilerini aldatan dostlarıyla) baş başa kaldıkların­da..."[185]

    Mücahid, Katade ve Hasen dediler kî: "İnsanlardan şeytanlar vardır. Cin­lerden şeytanlar vardır. Bunların peygambere ve müslümanlara düşmanlık et­meleri ise şöyle olur: Bazı cinnî şeytanlar, bir takım insî şeytanlara fısıldar­lar. Aynı şekilde cinnî şeytanların bazısı bazısına; insi şeytanların bazısı da bazısına fısıldarlar.''

    Malik bin Dinar ise şöyle demiştir: "İnsî şeytanlar, bana karşı cinnî şey-îanlardan daha çok şiddetlidirler. Euzü billahi... (Allah'a sığınırım) deyince fiıınî ceylanlar hcııdaı tı/ak ladırlar. Anın insî şeytanlar bana gelip musallat olur ve açıkça beni kötülüklere, günahlara doğru çekerler."

    Bazısı bazısına süslü şeylerle, vesveseyle, günahla aldatarak, hile yapıp kötüyü iyi göstererek fısıldaşırlar. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, o halde onları, uydurmakta oldukları yalanlarıyla baş başa bırak." Onları kö­tülükle ve mefsedetle aldatmak için, kâfirlerle fasıklann gönlü fesada mey­letsin diye bunu yaparlar. Kötülüğe ve fesada meylederler. Bu, onların heves­lerine uygundur.

    Sonuçta onlar, yaptıklarından hoşnut ve mutnıainn olsunlar, kazanmakta oldukları günahı, aldattıkları kimseler de kendileriyle beraber kazansınlar diye bu kötülükleri fısıldaşırlar. [186]
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 11:05 pm

    Peygamberin Doğru Ve Kur'an'ın Hak Olduğuna Tanıklık

    114- Allah size Kîtâb'ı açık açık indirmişken O'ndan başka bir hakem mi isteyeyim? Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onun gerçekten Rableri katın­dan indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse, sen şüpheye düşenlerden olma!

    115- Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. O'nun sözleri­ni değiştirebilecek yoktur. O, işitir ve bilir.[187]

    Bazı Kelimeler:


    "Hâkim", hüküm vermesi için insanların kendisine başvur­duğu, kendisinin de haklı veya haksız bir hüküm verdiği kimsedir. Hâkem ise sadece haklı hüküm veren kimsedir. Nifekim Kurtubî de böyle demiştir. İçinde hak ve batılın , helal ile haramın detaylıca açıklandığı Kitap.Rağıb el İsfahanı ılıyor ki: Bir şeyin tamamlanması, onun artık başka bir şeye muhtaç olmayacak bir noktaya ulaşması demek­tir. Burada anlatılmak istenen şey, Peygamber (s.a.v.)Mn doğruluğuna, ifa­de ve icaz bakımından Allah kelâmının tam ve eksiksiz olduğunu bildir­mektir.Değiştirecek bir kimse yoktur. [188]

    Açıklama:

    (Ey Mekke kâfirleri) size ne olmuş ki, benim doğruluğuma delâlet ede­cek ayetlerin ve mucizelerin indirilmesini istiyorsunuz? Benim peygamber olup olmadığımı size bildirmeleri için, kendinize bunları hâkem ediniyorsunuz ve "Şayet bu mucizeler gösterilseydi mutlaka imân ederdik" diye yemin ediyor­sunuz. Hayret! Aramızda hüküm vermesi için Allah'tan başkasını hakem tu­tacak kadar mı yolumu şaşırdım?!.. Ben, Allah'ın hükmünü çiğneyip aşamam. Zira adil hüküm, O'nun verdiği hükümdür. İçinde her şeyin ayrıntılı olarak anlatıldığı, her hükmün açıklandığı, her iyiliğin yer aldığı; hidâyet, nûr, ilim ve İrfanın esas alındığı bir kitab olarak Kur'an'ı size indiren Allah'dır. Kur­an, benim peygamberliğimin gerçekliğine delâlet eden ebedi bir mucizedir. Zira onda ayetler vardır. Kendilerine açıkça ve de yüksek sesle meydan oku­yarak edebiyat otoritelerini ve belagat üstadlannı aciz bırakmış; benim doğ­ruluğuma, sizin de yalancı ve iftiracılığına tanıklık etmiştir!

    Kendilerine kitab verdiğimiz yahudî ve hıristiyanlar Kur'an'ın hak oldu­ğunu, Rabbin katından indirildiğini, nûr ve hidâyeti kapsadığını, ilim ve ger­çekle iç içe olduğunu bilirler. Çünkü o da, kendilerine indirilen vahyin cin-sindendir. Kendi kitaplarında (Tevrat'ta ve İncil'de) Hz, Peygamberin peygam­ber olarak geleceğine da_ir müjdeler ve O'nun nitelikleri yer almaktadır. İn­sanlar içinde Hz. Muhammed (s.a.v.) i en iyi tanıyıp bilenler, onlardır.

    "Kendilerine kitap verdiklerimiz, Hz. Peygamberi öz oğullarını tanır gi­bi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikati bile bile gİzlerler.”[189]

    Onlardan, kalbleri Allah tarafından aydınlanıp doğru yola erdirilenler bu gerçeği İtiraf etmişlerdir.

    Özetle sizler, Hz. Peygamberin elçiliğinin doğruluğuna delâlet eden ayet ve mucizeleri İstemekle, Allah'tan başka hakem tutmak istemektesiniz. Bu da iki yolla olur:

    1- Kur'an. O, dimdik duran ebedi bir mucizedir. Ve Kur'an, Cenâb-ı AHah'm: "Kulumun Benden taraf size tebliğ ettiği her şey doğrudur." Sözü yerine geçmektedir.

    2- Ehl-i Kitab'ın, Hz. Muhammed'İn doğruluğuna şehadet etmeleri ve O'nu tanımaları.

    Bu iki şey mevcud olduğuna göre, artık şüphe edenlerden olma. Bu da tıpkı "Allah'a eş koşanlardan olma" sözü gibi insanı heyecanlandırıp ateş­lendiren bir sözdür.

    "Uabhİnhı kelimesi lam;ım oldu." iıyclinclcki "Kclimclü" lafzını "Kelimâtü" şekiinde okumuştur. Evet, Allah'ın kelimeleri tamam olmuştur ve bunların ariık hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur. Peygamber (s.a.v.) in doğruluğuna, delâlet ve icaz bakımından yeterli olmuşlardır.

    Ayet-İ Kerimeye şöyle anlam verenler de olmuştur: Sana vaad etmiş ol­duğu düşmanlara karşı zafer, alaycı ve kâfirleri tehdit ettiği rüsvaylik ve he-lâk bakımandan Rabbinin kelimeleri (sözleri) tamam oldu, tam olarak ger­çekleşti. "Gerçekten elçilikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geç­miştir: Muhakkak onlar (peygamberler), bizzat onlar muzaffer olacaklardır. Ve elbette bizim (mü'min) askerlerimiz, muhakkak onlar galip gelecekler”[190]

    Evet, Rabbinin sözleri, haber verdiği şeyler bakımından tam doğrudur; hükmettiği şeyler bakımından da tam adildir. Allah'dan daha doğru sözlü ve O'ndan daha adil hükümlü kim vardır?

    Sonra O, sânı yüce Allah'ın gönderdiği emir ve yasakların, vaad ve teh­ditlerin, kıssa ve haberlerin hepsi doğru ve adildir. O'nun sözünü değiştire­cek, hükmünü bozacak kimse yoktur. O, her şeye kadirdir. Her işi hikmete dayalıdır. Her sözü işitir. Bütün halleri bilir. Müşriklerin eş koştukları her şeyden üstün ve yücedir. [191]

    Müşriklerin İnançları Ve Kestikleri Hayvanlar

    116- Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolun­dan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar,

    117- Doğrusu Rabbin, yolundan kimin saptığını daha iyi bilir. Doğru yolda olanları da en iyi O bilir.

    118- Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılmış olan şeyden yiyin.

    119- Size ne oluyor ki, Allah size darda kalmanızın dışında, haram olan­ları genişçe anlatmışken, adının üzerine anıldığı şeyden yemiyorsunuz? Doğ­rusu çoğunluk, hevâ ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar. Aşırı gi­denleri en iyi bilen Rabbindir.

    120- Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günah kazananlar, ka­zandıklarına karşılık şüphesiz ceza göreceklerdir.

    121- Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytanlar sizinle tartış­maları için dostlarına fısıldarlar, eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz. [192]

    Bazı kelimeler:

    Tahmin ederler. Tahminci, kesin bilgiye sahib olmadığı için, olmayacak hükümler verir.Açıkladı. Haram şeylerdeki şüpheni­zi giderdi.

    Çirkin, haram, Günah işlemek, din da­iresinden çıkmak. [193]

    Açıklama:

    Sapıkların ve Allah'a eş koşanların sözlerine aldırış etmemek gerekir. On­lar, sapma ve saptırma yoluna girer, yozlaştınci zanlara uyarlar. Yerdekİler-(Icn kâfir ve müşrik olanların çoğunluğunu uyup da Allah'ın sana indirmiş nUlnjMi ;ı!ıkf!j]i;ı milimlere! edersen; seni Al!;ıh'nt yolundan, hak veüdalef yo­lundan, dosdoğru yoldan saptırırlar. Onlar, bütün söz ve nülerinde sadece heveslerine ve zanna uyarlar. Akli delillerden ve ilâhî kanıtlardan uzak du­rurlar. Zandan başka bir şeye tabi olmazlar. Hurma ağacının üzerindeki hur­maların miktarını kafadan tahmin edip söyleyen kimse gibi, tahminden başka bir şey yapmazlar. İnançları delil ve kesin bilgi bulunmayan teorilerle.zan ve tahminden başka bir şey değildir.

    Bu, göğün doğru haberlerinden değil midir? îşte bizim ümmetler ara­sındaki yerimiz, siyah öküzün üzerindeki beyaz tüy gibidir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, ümmetlerin hal ve haberlerinden çok azmi biliyordu.

    Öyleyse ey Muhammedi O kâfirlere asla uyma. Doğrusu Rabbm, yolunu şaşırıp sapıtanları senden ve başkalarından çok daha iyi bilir. Hidayete erip doğru yolda bulunanları da sizden çok daha iyi bilir.

    Böyle olunca da, eğer Allah'ın ayetlerine İnanıyorsanız, üzerine sadece Allah'ın adı anılan hayvanların etlerini yeyîniz.

    Arapların müşrik olanları, hayvan kesimini ibadet işlerinden sayarlardı. İlahlara ve putlara hayvan keserek (bu kestiklerini onlara sunarak) ibadet eder­ler ve şöyle derlerdi:

    Allah'a ibadet ediyorsunuz da, O'nun öldürmüş olduğu (yani kesilme­den kendiliğinden Ölen) hayvanları yemiyorsunuz, kendi elinizle boğazladı­ğınız hayvanları —helâldir diyerek— yiyorsunuz? Bu nasıl olur? Boğazlanır­ken üzerlerine Allah adı anılan hayvanların etlerini yemenizi engelleyen ne vardır? Oysaki Cenab-ı Allah, hükümlerini size uzun uzadıya anlatmış; helâl kıldıklarıyla haram kıldıklarını size açıklamıştır.

    "Ey Muhammedi De ki: "Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, do­muz eti —ki pistir— ve bir fısk olup, Allah'tan başkası adına kesilen hay­vandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum."[194]

    Yukarıdaki ayette sayılan şeyleri Cenab-ı Allah haram kılmış ve bunları Maİde suresinin üçüncü ayetinde detaylı olarak açıklamıştır. Ancak zaruret halinde bunlar yenilebilirler. Zorunluluk halinde zaruret kadarı ile haramlık ortadan kalkar. "Zaruretler, mahzurları mubah kılar?' Çoğu kimseler kendi geçersiz, sahte hevesleri ve fasid şehvetleriyle sapıp yoldan çıkarlar. Söyledik­lerinin doğru olup olmadığım bilmezler. Bu sözleriyle başkalarını da doğru yoldan saptırırlar; Allah'ın yolundan uzaklaştırırlar. Doğrusu Rabbin, ken­disinin yolundan yürüyenleri çok daha iyi bilir.

    Vücudun organlarıyla işlenip insanlarca görünen de olsa, kalbe ait işler­den olup insanlardan gizli de kalsa, her çeşidiyle günahı bırakın. Allah, gö­rüleni de görülmeyeni de bilir. Günah işleyip kötülükleri irtikâb edenler, yap­tıklarından dolayı cezalandırılacaklardır. Bilmeden günah İşleyip kısa zaman içinde tevbe edenlerin tevbesini Allah kabul buyurur. O'nun Rahmeti herşeyi kapsamıştır.

    Üzerine Allah'dan başkasının adı anılmaan, yahut üzerine hiçbir şeyin adı anıl­madan kendiliğinden ölen hayvanları yemeyin. Bunları yemek fasıklıkür, gü­nahtır, dinden ve dinin sınırlarından çıkmaktır. İmam Mâlik diyor ki: Unutularak veya kasıtlı olarak, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen her çeşit hayvan haramdır. Ayetin zahirinden anlaşılan da budur. Hancfîler diyorlar ki: Kasıtlı olarak üzerine, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvan haramdır.

    Şafiî ise şöyle demektedir: Hayvanı kesen kişi müslümansa, kestiği hay­vanın üzerine Allah'ın adını unutarak ta kasten de anmamış olsa, o hayva­nın eti helâl olur.

    İnsî ve cinnî şeytanlar, akıl ve hikmetten uzak, batıl bir esas üzerinde sizinle mücadele etmeleri için boş bir gurur, aldatma ve süslü sözlerle, insan vecinlerden kendi dostlarına fısıldayıp vesvese verirler. Meselâ müslümanla-ra şöyle derler: Nasıl olur da Allah'ın öldürdüğü hayvanı haram sayıyor, kendi öldürdüğünüz hayvanı helâl sayıyorsunuz? Bundan sonra da, Allah'a ibadet ettiğinizi iddia ediyorsunuz!

    Her hangi bir hususta özellekli konumuz olan "Leşi helâl sayma" işin­de onlara uyarsanız, muhakkak ki siz de onlarla birlikte müşrik olmuş olur­sunuz. Bu da şunu gösteriyor ki; haramı helâl, helâli de haram sayan, kâfir ve müşriktir. Çünkü o, Allah'tan başka bir şeriat koyucunun varlığım kabul et­miştir ki, bu da şirkin tâ kendisidir. [195]

    Mü'min İle Kâfirin Örneği

    122- Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü ay­dınlatacak bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp, çıkama­yan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere de, işledikleri güzel gösterilmiş­tir.

    123- Bunun gibi, her kasabınım bir takını Heri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına var­mazlar. [196]

    Bazı Kelimeler:

    Milletin ekâbiri, reisleri ve kodamanları."İcram": içinde fesad, bozukluk ve zarar bulunan işler "Mücrim" ise, bu işleri yapandır.Kent gibi, İçinde insanların toplu olarak yaşadık­ları yer.

    "Karya" kelimesi, halk ve millet anlamında da kullanılabilir. el-Mekrü, insanı hile yaparak hedefinden saptırmak demektir. [197]

    Açıklama:

    Cenab-ı Allah, insanların bir kısmının doğru yolda bulunduğunu, ço­ğunun ise fasık olduğunu açıkladıktan sonra, burada da mü'min ile kâfir ör­neklerini ele almaktadır. Sapıklıktan sonra hak ile batılı birbirinden ayırde-dip hayır ve hidayette muvaffak olan, doğru yola erişen mü'minin; ölü iken Allah tarafından diriltilen, insanlar arasında yürüyebilmesi için önüne Kur1 an ve hikmet nuru konulan bir kimse gibi olduğunu açıkladı.

    "(Hatırla) O günü ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınların nurları, ön­lerinden ve sağlarından koşuyorken göreceksin."[198]

    İnanmışların önlerindeki aydınlık, kendilerine hayatın karanlıklarından kurtulmanın yolunu gösterir. Bu aydınlık sayesinde, iyilikle kötülüğü birbi­rinden ayırırlar. Sapıklıkta kalan kâfir ise, küfür ve fesadın karanlığı içinde kör yürüyüşü gibi yürür. Hiç çıkamayacak gibi maddî karanlığın içinde du­rup kalır, Joğru yolu bulamaz ve'hidayet yolunda yürüyemez. ' Mü'min ile kâfir, bir olur mu hiç? Asla bir olamazlar. Karanlıkla aydın­lık, bir olur mu hiç?

    Mü'mine imânı, kâfire de küfrü hoş gösterildiği gibi, kâfirlere de yap­makta oldukları işler hoş gösterildi. Onlara bu davranışlarını hoş gösteren, kendilerini yoldan çıkaracağına yemin eden şeytandır. Ya da "Amellerini ken­dilerine hoş gösterdik" ayetine binaen yüce Allah'dır.

    Hile yapsınlar ve Allah'ın yolundan insanları saptırsınlar diye Mekke1 deki günahkârları yüksek mevkilere yerleştirdiğimiz gibi, her beldedeki fasık ve günahkârları da yüksek mevkilere yerleştirdik. Bunlar yüksek mevkilerde bulunduklarından dolayı hile ve dalavere yapmaya, insanlar arasında batılı geçerli kılmaya daha fazla muktedirdirler. Allah'ın peygamberlerine iiîşkin yasası işte budur. Kendilerine, zayıf ve güçsüz kimseler uyarlar. Eşraf taba­kası ise onları inkâr ederler. Bununla beraber İyi son, Allah'tan sakınan kim­selerindir. O kâfirler, ancak kendi nefislerini aldatabilirler. Onların tuzakları başlarına geçecektir. Ama bunu anlamazlar. [199]

    Müşriklerin Gururu Ve Bu Gururun Sonu

    124- Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe İnanmayız" derler. Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve hilelerinden Ötü­rü de şiddetli bir azâb eşirecektir. [200]

    Bazı Kelimeler:

    Sağar. Küçüklük, zillet ve horluk.

    Sigar ise, maddî şeylerde­ki azlıktır. Suç ve günah sayılan fiili işlediler. [201]

    Nüzul Sebebi:

    Velid bin Muğîre, Peygamber (s.a.v.) e şöyle derdi: "Peygamberlik eğer hak olsaydı, ona senden çok ben lâyık olurdum. Çünkü ben, senden daha yaşlıyım. Ve senden daha zenginim." Onun böyle demesi üzerine Cenab-ı Al­lah, yukarıdaki ayeti inzal buyurdu. Bu ayetin, Ebu Cehil hakkında nazil ol­duğunu söyleyenler de olmuştur. [202]

    Açıklama:

    Kureyş kodamanları, nübüvvet ve risaletin kendilerinde olmasını, ken­dilerinin başkalarına tabi olmayıp başkalarının kendilerini izlemesini istedi­ler, ve şöyle dediler: "ŞuKur'an, iki memleketten (Mekke ve Taif'den) bir büyük adama indirîlseydi ya.'.."[203]

    Gurur ve kıskançlıklarından, peygamberliğin dünyevî bir makam oldu­ğunu /.anncUiklerİnden dolayı böyle dediler. Cenub-ı Allah'ın kendilerine geniş n/ık, bol servel, beraberlerinde meeli.slerde lıa/.ır bulunan oğullar verdiği ve kendilerini kavimlerinin önde gelen şahsiyetleri kıldığı gibi, nübüvvet ve ri-salcti de kendilerine vermesi gerektiğini zannetmişlerdi.

    Muhammed (s.a.v.) in doğruluğuna, Allah'ın elçisi olduğuna delâlet eden ayetler kendilerine geldiği zaman şöyle dediler: Allah'ın peygamberlerine ve­rilen ayet ve mucizeler gibi bize de ayet ve mucizeler verilmedikçe iman etme­yiz. "Doğrusu, onlardan her biri (Allah tarafından) kendisine okuyacak ol­duğu ayrı kitâblar dağıtılmasını istiyoruz."[204]

    "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?"[205]

    Şu yalancı dünyada Peygamberliği taksim etme işini onlar mı yapacak­lar? Allah'ın, peygamberliği kime ve nereye vereceğini bildiğinden habersiz mi­dirler? Beğendiği şekilde peygamberlik görevini edâ etmeye ve emaneti koru­maya kimin daha ehliyetli olduğunu çok daha iyi bildiğinden bigane midir­ler? Kaldı ki, peygamberlik, Allah'ın bir bağışıdır. Onu, kullarından diledi­ğine lütfeder. Hiç kimse kendi gayret ve kazancıyla peygamberliği elde ede­mez. Fıtratı salim, kalbi temiz, ruhu kuvvetli, şahsiyeti güçlü olduğu için pey­gamberliğe ehil olandan başkasına Allah Peygamberlik rütbesini vermez. An­cak bu nitelikteki insanlar, peygamberlik yükünü kaldırabilirler. Kişi, arzu-layıp istemekle peygamber olamaz. Ne bu gibileri peygamberliğe elverişlidir, ne de peygamberlik bu gibilerine elverişlidir.

    Allah hakkında suç işleyenlerin ve tamah edilmemesi gereken şeylere ta­mah edenlerin sonu İşte budur. Yaptıkları hilelerin, yeryüzünde İslah değil de fesad yapmalarının cezası olarak bunlara, Allah katından zillet, azâb ve horluk erişecektir. [206]

    Allah'ın Yaratıklarına Uyguladığı Yasası Ve Gerçek Dini

    125- Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sı­kıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.

    126- Rabbinin, dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetle­ri uzun uzadıya açıkladık,

    127- Rabîerinin katında selâmet yurdu onlarındır. O, işlediklerinden .ötürü onların dostudur.

    128- Allah, hepsini toplayacağı gün, "Ey cin topluluğu! İnsanların ço­ğunu yoldan çıkardınız" der, insanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tâyin ettiğin sürenin sonu­na ulaştık" derler. "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli ka­lacağınız durağımzdır" der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir. [207]

    Bazı Kelimeler:

    "Allah, göğsünü genişletti ve göğsü (kalbi, gönlü) de genişledi" denildiğinde şu mana anlaşılır: İman ve hayrı kabul etmesi için Allah onun göğsünü genişletti. Şerhin, açma ve açıklama olduğu da söyle­nilmiştir. Kimine göre ise şerh, Allah'ın kalbe bıraktığı bir nurdur.

    Dar.çok dar.Azab. Şeytan olduğunu söyleyenler de vardır.Selâmet yurdu, cennet. [208]

    Açıklama:

    Buraya kadar anlatılanlar, müşriklerin inad ve gururlarının cezasıydı; Sana gelince ey peygamber; onların durumu seni İlgilendirmesin, onlar için tasa­lanma. Emir hep Allah'ındır. Allah bir.kimseyi hak yoluna erdirmek ve onu hayırda muvaffak kılmak isterse, gönlünü Kur'an'a açar, kalbini imân için j'.Liıİ.şIclir. O /.iim.-ijı k;ılbİnde İslâm nîırtı p;ınld;tr. Oflğsü İslâm İçin genişler. Göğsün açılıp genişlemesi meselesi Peygamber (s.a.v.) e sorulduğunda şu ce­vabı vermiş: "O bir nurdur. Allah, onu mü'minin kalbine bırakır. Kalbi de o nûr için açılıp genişler." Bunu bildiren bir işaret var mıdır? diye sorduklarında, bunun İşaretinin şu olduğunu söylemişti: "Ebediyet yurduna dönmek, aldanma yurdundan (dünyadan kalben) uzaklaşmak ve ölüm gelmeden ölüm için hazırlanmaktır."

    Bu anlatılanlar, fıtratı güzel ve kalbi temiz olan, hayra istidadı olup hakka uymaya eğilimli olan kimsede bulunur.

    Yapısı bozuk, nefsi kötü bir kimseden dine bakması, dine girmesi iste­nildiğinde, kalbinde bir daralma hisseder, hem de nasıl bir daralma! "Kimi de saptırmak isterse kalbini daraltır." Bu da onun kalbinin kötü geleneklerle, çekememezlik, inad, kibir ve gururla dolu olmasından dolayıdır. Bu sınıftaki insanların, davetçîye icabet etmeleri kendilerine çok zor gelir. Dolayısıyla şid­detli bir darlık ve sıkıntı hissederler. Böyle bir durumda, sanki yapamaya­cakları bir işi yapmakla veya göğe yükselmekle emrolunmuş gibi olurlar.-Tıpkı göğe yükselen insanların durumana girerler. Göğe yükselen bir insan, yükse­lip de üzerindeki basınç hafifledikçe kalbinde bir daralma ve sıkıntı hisseder.

    Rabbim Sen ne yücesin. Bu bilimsel teoriyi insanlar henüz yeni keşfetti­ler. Oysa ki Kur'an-i Kerim bunu ondört asır önce haber vermiştir.

    Cenab-i Allah, islâm dinîne kullarından bazısının kalbini açmıştır. Rabbinin, yaratıklarını ve onların içinde bulundukları durumu bilen yüce ve Öv­güye lâyık Allah'ın dosdoğru yolu işte budur. Yegane çare Islâmdır. İslâm her derde başarıyla uygulanabilecek bir çaredir. Ey müslümanlar! Eğer dün­ya ve ahirette başarı ve kurtuluşu İstiyorsanız, Islama sanlın.

    Aklım başına alıp düşünen, hidayet yolunda yürüyen, Kur'an nurundan ve ayetlerinden yararlanan bir toplum için ayetleri en mükemmel bir şekilde uzun uzadıya açıkladık. Bu toplum için.güven, barış ye nimet yurdu olan cennet vardır. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah bunların dostu ve velisidir. Bütün İhtiyaçları için'Allah onlara kâfidir. Çünkü onlar, dünyada salih ameller işle­mişlerdir.

    İnsanıyla Cini ile bütün yaratılmışların, Allah'ın huzurunda toplanacağı günü hatırla. O gün Cenab-ı Allah kendilerine şöyle diyecek: Ey cinler toplu­luğu! İnsanların bir çoğunu aldatıp doğru yoldan çıkardınız. İşte, aldattığı­nız insanlar da burada sizinle beraber benim huzurumda durmaktadırlar. İn­sanlardan kendilerine uymuş olan dostları ise şöyle diyecekler: Rabbimiz Ba­zımız bazımızdan yararlandık. İnsanlar, cinlerden yararlandılar. Çünkü cin­ler, onlara nefsî arzularla, şehvetleri tatmin etmenin ve günah işlemenin yol­larını gösterdiler. Cinler de insanlardan yararlandılar. Çünkü Cinler, onların Önderleri ve reisleri oldular. İnsanlar, onların emirlerine uydular. Tabii ki, cinler de bundan hoşlandılar. -

    Ama sonunda hasret çekerek şöyle dediler: Rabhimiz! Bizler için takdir elmiş olduğun ecelimize ıılnşllk. Bu ecel, yîtni bu vîide,kıyamet günüdür. O esnada Cenab-ı Allah, kendilerine şöyle buyuracaktır: Allah'ın diledikleri müs­tesna olmak üzere yeriniz, ebediyyen Cehennemdir. Şüphesiz Senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. [209]

    Allah'ın Kâinattaki Bazı Yasaları Ve Ahiretten Bazı Görüntüler

    129- Zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz.

    130- "Ey cin ve insan topluluğu! Sîze âyetlerimi anlatan, bugünle kar­şılaşmanızdan sizi uyaran peygamberler gelmedi mî?" "Kendi hakkımızda şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı da inkarcı olduklarına, kendi aleyh­lerinde şâhidlik ettiler.

    131- Bu, haberleri yokken kasabalar halkını Allah'ın haksız yere yok etmeyeceğinden dolayıdır.

    132- İşlediklerine karşılık her birinin derecelen vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir. [210]

    Bazı Kelimeler:

    Velayet ve İmaret anlamına gelir. Ya da zalimlerin bazısını bazısına dost ve yardımcı kılarız.Açıklayarak okuyorlar. Ya da yüz yüze konuşuyorlar.Davranışlarının mertebeleri ve karşılığı. [211]

    Açıklama:

    Dünya hayatında, insî ve cinnî dostların birbirlerinden yararlandıkları örneği verildi. Çünkü onlar, yönelim ve davranışları bakımından birbirlerine benzerler. Hatta bazı noktalarda birleşirler. Aralarında müşterek olan zulü-mü işlemiş olduklarından dolayı, onların bazısını bazısına dost kılarız. Bir kıs­mını bir kısmına dost ve yardımcı kılarız. İnanmışlar, birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. Kâfirler de birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. Her­kes kendi yandaşını bulur. Zira ruhlar saf bağlamış olan askerler gibidirler. Müşriklerin birbirleriyle dost olmaları doğal yasalar gereğidir.

    Allah kendilerine emretmediği halde; ahlâk, inanç, menfaat ve hizipleş­me bakımından müttefik oldukları için birbirleriyle dost olurlar.

    Me'sûr' adlı eserde şöyle denmektedir: Duydum ki şöyle diyorlar: "İn­sanlar bozulunca, başlarına kötüleri geçer. Siz nasılsanız öyle idare olunur­sunuz."

    İbn Abbas (R.A.) dan rivayet: "Allah bir kavimden razı olunca, hayırlı . olanlarını başlarına idareci olarak geçirir. Bir kavme gazab edince de, kötü­lerini başlarına idareci olarak geçirir."

    Hâkim, idareciler ve diğer mesaî arkadaşları kötülük örneği olurlarsa, başkaları da onları taklit eder ve bozulma yaygınlaşır. Şu halde aye.t-i keri­meden anlaşılan anlam şu olur: Zalimlerin bazısını bazısına havale eder ve onları kendi nefislerine musallat kılarız.

    ' Bu, yönetim kademesinde olsunlar, olmasınlar tüm zalimler için genel bîr tehdiddir. Fudayl Ibn lyaz demiş ki: "Bir zalimin bir zalimden intikam aldığım görürsen, dur ve ona hayretle bak."

    Ey cinler ve insan topluluğu! Size peygamberler gönderildiğini ikrar ve itiraf edin. Onlar, peygamberlik görevlerim en iyi bir şekilde yerine getirdiler. Âyetleri size okudular. Delilleri ve beyyineleri açıkladılar. Şu kıyamet günü­ne kavuşacağınızı Önceden duyurdular., Allah'a imân edip salih amel işleyen­lere büyük sevabı müjdelediler. Emre karşı çıkıp asî olanları ise, etkisi fazla ve tesiri şiddetli olan şu kıyamet günü ile uyarıp korkuttular. Şu peygamber­ler de yaratılış, mükellefiyet ve şer'î emirlere muhatap olma bakımından siz­den biri gibidirler.

    Bu arada şöyle bir soru akla gelmektedir. İnsanlardan olduğu gibi, cin­lerden de peygamberler olmuş mudur? Yoksa sadece insanlardan mı peygam­berler gelmiştir?

    "Size ayetlerimi anlatacak olan sizden peygamberler gelmedi mi?" aye­tinde geçen "sizden" kelimesinin karşılığı olan "minkum" kelimesi tağlib (ço­ğunluğu esas almak) içindir. "Bu (acı ve tatlı sulu) iki denizden de inci ve mercan çıkar."[212].Ayet-i kerimesinde de inci ve mercanın her iki denizden çıklığı soylcnilnickley.se de, a.siııulıt tuzlu ve ;ıcı denizden çık;tr!ar. Ayol t c pe­çeli "minhüma" kelimesi tağlîb İçin kullanılmıştır. Ya da cinlerin peygam­berlerinden maksat, gelip Hz. Peygamberi dinleyen, sonra da gidip kendi kavimlerini uyaranlardır. "Birer uyarıcı olarak milletlerine döndüler"[213]

    İbn Abbas (R.A.) in şöyle dediği rivayet edilir: "Peygamberler, insanla­ra gönderilirlerdi. Muhammed (S.AY.) ise, cinlere ve insanlara peygamber ola­rak gönderildi." Cinler dediler ki: "Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gös­teren bir kitap dinledik:"[214]

    kendilerine: "Dünyadayken size peygamberler gelmedi mi?" diye sorul­duğunda ne cevap verecekler?

    Diyecekler ki: Evet, peygamberler geldiler, kıssaların en güzelini anlattı­lar; çarpıcı ifadelerle bizlere müjde verdiler ve bizleri uyardılar...

    Hayret... Kendi aleyhlerinde tanıklık ediyorlar. Dünyadayken dünyanın tuzağına yakalanmış; dünya malına, itibarına ve parlaklığına aklanmışlardı. "Kâfiriz" diyerek kendi aleyhlerinde şahitlik edeceklerdir.

    Kıyamette bunlar çeşitli haller yaşayacaklardır. Bazen kendilerine pey­gamber gönderilmiş olduğunu itiraf edecekler, bazende konuşamayacaklar. Kendilerine izin de verilmeyecek ki, özür beyân etsinler. Bazen, yapmış ol­dukları kötü ameller konusunda dilleri ve elleri, kendi aleyhlerinde tanıklık edecek. Bazen de yalan söyleyip: "Andolsun ki, biz müşriklerden olmadık!' diyeceklerdir.

    Halka ayetleri okuyup beyyineîeri açıklayan peygamberlerin gönderüme-si, bireylerin ve toplumların dünyevi ve uhrevi hallerini islâh etmek, düzene sokmak içindir. Evet, bütün bunlann asıl sebebi şudur: Yükümlülüklerim ken­dilerine bildirmeden, ümmetleri zulmen helak etmek, Allah'ın yasalarına ay­kırıdır. İnsanların yolunu aydınlatmak ve onları hidâyet yoluna eriştirmek için mutlaka peygamber göndermek gerekir. Peygamber gönderildikten son­ra isyan eden kimse, azaba müstahak olur. İman edip salih amel işleyen ise sevabı hakeder. "Biz, peygamber göndermedikçe kimseye azab etmeyiz"[215], Al­lah, kullarından hiç kimseye zulmetmez. Ama insanlar, kendi nefislerine ya­zık etmektedirler. Ey müslümanlar! İbret alın ve başınıza gelen musibetlerin, dininizi terketmenizin bir sonucu olduğunu bilin. Her amel sahibi için, Allah katında dereceler ve yaptıklarına göre mertebeler bulunduğunu da bilin. Her­kes, yaptığı işin karşılığını görecektir. İyilik yapmışsa hayır, kötülük yapmış­sa şer görecektir. Rabbin, yapmakta olduğunuz işlerclen habersiz değildir. [216]

    Uyarı Ve Korkutma

    133- Rabbin Müstağni ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir mil­letin soyundan getirdiği gibi, sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.

    134- Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir; siz O'nu aciz kılamazsınız.

    135- De ki, "Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğru­su ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olacağını bileceksiniz. Zul­medenler şüphesiz kurtulamazlar." [217]

    Bazı Kelimeler:

    Sizi yok eder.Başka bir milletin soyundan ( Bulunduğunuz halde... [218]

    Açıklama:

    Rabbin, yaratıklarına ve onların ibadetlerine muhtaç değildir. Herkes, O'nun af ve rahmetine muhtaçtır. "Ey insanlar! Sizsiniz, Allah'a muhtaç olan­lar. Allah'tır müstağni ve övgüye layık olan". O, dostlarına ve kendilerine itaat edenlere rahmet sahibidir. Rahmeti her şeyi kapsamıştır. Varlığı ve bekası ba­kımından, kendisinden başka her şey O'na muhtaçtır.

    Ey Mekkeliler! Dilerse sizi yok eder; yerinize sizden daha erdemli ve İla-;ılkâr hir ıııillcli gel İr ir. Dilerse, yerinize islediği tm kavmi gel ir ir. O, müstağ­nidir. Sizi yok etmeye, sizin soyunuzdan veya başkalarının soyundan yerinc-ze bir başka kavim getirir. Onlar ruh bakımından sizden daha yüce ve kişilik bakımından sizden daha temiz olurlar. Allah, vadini doğru olarak yerine getirmiştir. Şirkin liderleri olan inkarcı, inatçı ve büyüklük taslayanlan yok et­miştir. Onlardan sonra yerlerine başka bir cavim getirmiştir. Bu kavim; sa-habiler, Muhacir ve Ensarın imanda yarışanlarıdır.

    Bu dünyevî uyarının ardısıra uhrevî bir uyarı geliyor. O uyarı da şudur; Size vâd olunan sevap ve ceza, muhakkak size gelecektir. Direnerek'veya ka­çarak Allah'ı aciz bırakamazsınız. O, kullarının üzerinde hükümrândır.

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Durumunuzun gerektirdiği, yani eliniz­den geleni yapm. Şüphesiz ben de, Rabbimin bana nasib ettiği hidayet yolun­da elimden geleni yapacağım. Güzel sonucun ve muazzam akıbetin kime na­sib olacağını sizler de muhakkak bileceksiniz.

    Zamehşerî, Keşşaf adlı tefsirinde, bu ayeti yorumlarken şöyle der: ayet-i kerimesi, iki anlama gelebilir:

    1- Olanca imkânlarınızı kullanarak elinizden geleni yapın.

    2- İçinde bulunduğunuz hal ve kendi yönünüzde amel edin..Yani küfür ve düşmanlığınızda sebat edin, hiç ayrılmayın. Ben de îslâmda sebat ede­ceğim. Kıyamet gününde güzel sonucun kime nasib olacağını sizlerde bile­ceksiniz. "Herhalde siz (ey Mekke halkı) veya biz, mutlak bir hidayet üzerin­deyiz. Yahut açık bir sapıklık içindeyiz"[219].Düşünce, tefekkür ve güzel ede­be yöneltmekle beraber bu, ince üsluplu bir uyarıdır. Hükmün peygamber (s.a.v.) efendimiz lehine verilmesinin sebebi de burada açıklanmış olmakta­dır. Zira küfrederek kendilerine zulmedenler asla kurtuluşa eremezler. [220]

    Arap Cahiliyetinden Örnekler

    136- Kendi zanlanna göre, "Bu Allah'ındır, bu da putlanmızındır" diyerek, Allah'ın yarattığı hayvanlar ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıkları Allah için verilmez, ama Allah için ayırdıkları putlarına verilirdi; ne kötü hüküm veriyorlardı!

    137- Böylece, putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helake sürüklemek, dinlerini karma karışık etmek İçin çocuklarını öldürmelerini on­lara iyi göstermişlerdir.Allah dikseydi bunu yapamazlardı. Ey Muhammedi Sen onları ve iftiralarını bir tarafa bırak.

    138- "Bu hayvanlar ve ekinleri, dilediğimizden başkasının yemesi ya­saktır; bir kısım hayvanların sırtlarına yük vurmak da haramdır" iddiasında bulunarak ve bir kısım hayvanları keserken de Allah'ın adını anmamak sure-tiyh O'nn iftira ederler. Allah, yaptıkları iftiralara karşı onları cezalandıracaktır.

    139- "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız cikcklcıinıuc mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar" dediler, Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hâkimdir, bilen­dir.

    140- Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri —Allah'a iftira ederek— haram sayan­lar mahvolmuşlardır; onlar sapılmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi. [221]

    Bazı kelimeler:

    Yarattı. Benzeri yok iken meydana getirdi.Kız ve­ya erkek çocuk.Onları aldatarak helak etmek için.Dinlerini karmakarışık etmek için.

    "Hicr" kelimesi, lügatte menetmek anlamında kullanılır. Sahibini yanlışlıktan men ettiği için akla da hicr denilmiştir. Ayet-i kerimede hicr kelimesinden kaste­dilen mana, haramhktır.Onların bu vasıflandırmalarının ce­zası. [222]

    Açıklama:

    Şeytanın insana verdiği vesvesenin etkilerinden bir etki, iblisin amelle­rinden bir amel, İslâm öncesi araplann içinde bulundukları cehaletin görün­tülerinden birisidir bu.

    Allah'ın yarattığı ekin ve davarların belirli bir kısmını. Allah'a ayırdılar. Bir o kadarını da, Allah'a' ortak koştukları putlara ayırdılar. Hiçbir delil ve belgeye dayanmayan batıl zanları ve sözleriyle; bu Allah'ın, bu da Allah'a ortak koştuğumuz atalarımızındır; bununla O'na yaklaşırız, dediler.

    Rivayete göre onlar, mallarının bir kısmını Allah'a ayırır, ayırdıkları bu malları, yoksullarla düşkünlere yemek yedirmek, misafirlere ikramda bulun­mak, çocukların ihtiyaçlarını gidermek için harcarlardı. İlahlarına da malta-rının bir kısmını ayırır, bu mallan putlarının hizmetçilerine ve putların bu­lundukları tapınaklara harcarlardı. Sırf ilahlar için ayırmış oldukları malla­rı, Allah için ayırmış oldukları mallarını harcadıkları yerlere harcayamazlar­dı. Bu malı, ancak putların bakıcılarına harcayabİlirlerdi. Allah için ayırmış oldukları mallar, Allah'a ortak koştukları putlarına ulaşıyordu. Verdikleri bu hüküm ne kötü bir hükümdür. Yaptıkları bu iş ne kötü bir İştir!

    Çünkü onlar bozuk yasalar koymakla, başka varlıkları kendilerine or­tak koşup kendisinden üstün tutmakla, Allah'a karşı hadlerini aştılar. Oysa ki her şeyi yaratan Allah'tır. Yaptıkları işlerin aklî veya şer'î bir dayanağı yok­tur. Bu katmerli bir cehalet ve kör bir sapıklık değil midir?

    F.kin ve hayvanların kurban olarak, Alhıh ile diğer (annlar arasında pay-laşiınlnuıs] müşriklere hoş gösterildiği yihi, çocuklarını öldürmeleri de onla­rın bir çoğunu hoş gösterildi. Bu işler onlara hoş gösterilirken şu noktadan hareket ediliyordu: Hem şimdiki halde hem de gelecek zamanda yoksul kala­caklar diye korkutuluyorlardı. "Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı biz veririz"[223]. Allah'a eş koştukları ortakları, onları utanç ile korkuttular. Alınlarına utanç lekesi sürülmesin, yoksullukla karşılaşmasınlar ve denkleri olmayan eşlerle evlenmesinler diye kız çocukla­rını öldürdüler.

    Sacayağının üçüncüsü de şuydu: Öldürdükleri çocuklarının tanrılara kur­ban olarak kabul edildiklerini söyleyerek onları minnet altında tutuyorlardı. Ni­tekim Abdülmuttalip de, oğlu Abdullah'ı adarken böyle yapmıştı. Allah, onlara bu işleri hoş gösteren, İnsî (putların hizmetçileri gibi) ve cinnî şeytanları ortak olarak adlandırmıştır. Çünkü ehl-i kitabın, din adamlarına yaptığı gibi, müşrik­ler de, Allah'a boyun eğdikleri gibi bunlara itaat [224]etmiş ve fazlasıyla hürmet gös­termişlerdi. "Onlar, alimlerini ve rahiblerini, Allah'dan başka rabler edindiler"

    Evet bu kötülükler onlara hoş gösterildi ki, bunları yapıp ta helak ol­sunlar. Davet olundukları dinleri (islâmiyet), karmakarışık hale gelsin. Bu din, İbrahim'in ve İsmail'in dinidir. Aslında bu sayılanlardan hiç birinin Islâmda yeri yoktur. Eğer Allah dîleseydi, onlar bu rezaletleri işlemezlerdi. Ama Cenab-ı Allah, bütün insanları kendi iradeleriyle başbaşa bırakmak istemiştir. Baskı ve zorlama altında kalmaksızın, iki yoldan dilediklerini seçmelerini istemiş­tir.

    Sana gelince ey Peygamber! Onları kendi hallerine bırak. Onların durumları îenİ İlgilendirmesin. Senin ve bizim hakkımızda uydurdukları İftiralara al­dırma. Allah, onların hesaplarını görecektir.

    Bundan sonra Cenab-ı Allah, çirkin cahiliyet görüntülerinden üçünü yu­karıdaki ayet-i kerimede anlatmıştır. O müşrikler, mallarım ve azıklarını üç kısma ayınrlarmış:

    a- Bazen davarlar ve azıklar, tanrılarına ve putlara tahsis edilir ve. Bun­lar sırf ilahlara mahsustur. Ancak dilediğimiz erkekler ve kadınlar bunları yiyebilir, derlerdi. Boş zanlarına, delilsiz iddialarına dayanarak böyle söylü­yorlardı.

    b- Bazı davarların sırtları haram sayılır: onlara binilmez ve yük yüklen­mezdi. Bunlar: "bahire", "şaibe" ve "hami" denilen hayvanlardı.

    c- Boğazlarken üzerine Allah'ın adını anmadıkları, aksine kendi ilahla­rının adlarını andıkları hayvanlar. Yalan söyleyip Allah'a iftira ederek bu tak­simatı yapmışlardır. Oysa ki Allah, bu gibi şeylerden uzaktır. "(Ey Resulüm) müşriklere de ki: "Allah sizin için rızık olarak hangi şeyleri indirdi de, siz ondan bir haram ve bir helâl yaptınız, bana haber verin" De ki: "Size Al-lah'mı izin verdi (de böyle yaptınız) Yoksa Allah'a iftiramı ediyorsunuz?"[225].

    Yaplıklan i fi İradan dolayı müstahak oklukları ceza ile Allah onları ce­zalandıracaktır.

    Ve yine dediler ki: Bu davarların karınlarında bulunanlar, sadece erkek­lerimize aittir. (Bu davarlar, kulağr yarık bahire ve şaibe hayvanlardır). Ka­dınlarımıza ise haramdır.

    Şaibe hayvan erkek bir yavru doğurduğunda, o yavruyu erkeklere verir­lerdi. Dişi bir yavru doğurduğunda, o yavruyu kesmeyip öylece bırakırlardı. Karnındaki yavru ölü olursa, ona erkeklerle kadınlar ortak olurlardı. Onla-rin bu tür nitelemelerinden dolayı Cenab-ı Allah onları cezalandıracaktır. Şüp­hesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, arap müşriklerinin iki şeyini teşhir etmiştir. Bunlar; çocuklarını öldürüp kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve kendilerine verilen hoş ve temiz rızkı haram saymalarıdır. Allah, onların hüs­randa olduklarına, sefiriliklerine, bilgisizliklerine ve kendisine iftiralar uydur­duklarına, sapıklıkta bulunduklarına ve hidayete ermediklerine hükmetti..

    Evet ey insan, yoksulluk veya utanç duyma endişesiyle oğlunu ye kızım nasıl Öldürür, sana helâl kılman şeyleri nasıl haram sayarsın?

    Bu rezaletleri işleyenler zarardadır. Çünkü çocuk, Allah tarafından lüt­fedilen bir nimettir ve dünyanın süsüdür. Onun hayatına kasteden kimse, haddi aştığı için Allah'ın gazabına müstahak olur. İnsanlarda, "kendisinin yiyecek­lerini yemesinden korktuğu için çocuğunu öldürdü" derler. Bunu yapan, acıma ve şefkat'in kaynağı olan babalık duygusunu yitirmiştir. Babalık duygusunu, haddi aşma, tecavüz etme ve hayata son vermenin kaynağı haline getirmiştir.

    Bu işi yapan beyinsizdir, Yoksulluk veya utanç duyma korkusuyla kişi­nin kendi çocuğunu, ciğerparesini öldürmesinden daha büyük bir beyinsizlik mi olur? Olabilir ki çocuk, ailesi için bir iyilik kaynağı olur. Bu hayır kayna-: ğmı kurutan, yani çocuğunu öldüren kimse, cahiller sınıfından sayılmaz mı? Cahiliyet adetlerinden Allah'a sığınırız.

    Allah'a karşı yalan uydurup iftira etmeye gelince, onlar bunu kendileri için bir din haline getirmişlerdir. Aslında onlar yalan söylemektedirler.

    Sapıklıklarına gelince onlar, dünya ve ahirette asla hayır yolunu bula­maz, akıl ve dinin yolundan yürüyemezler.

    Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor:

    "Arapların cahîliyetini öğrenmek hoşuna giderse, En'am suresinin yüz otuzuncu ayetinden sonraki ayetleri oku".

    Cahilleri dolayısıyla beyinsizlik yaparak çocuklarını öldürenler ve Al­lah'ın kendilerine nzık olarak verdiği nimetleri —Allah'a iftira ederek— ha­ram sayanlar, kayba uğramışlardır. Onlar sapılmışlardır. Zaten doğru yolda da değillerdir"[226].

    Allah'ın Kudreti, Nimeti Ve Müşriklere Reddiyesi

    141- Çardaklı ve çardaksız bağlan İnşa eden Allah'tır. Tadlan çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve nnn —birbirine benzer ve benzemez şekilde— yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin; İsraf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.

    142- Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah 'tır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytana ayak uydurmayın, size apaçık bir düşmandır.

    143- Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden iki; deki: "îkİ erkeğimi, yoksa iki dişiyi mi veya o iki dişinin rahimlerinde bulu­nan yavruları mı haram kılmıştır? Doğru sözlü iseniz bana bilgiye dayana­rak cevap verin."

    144- Deveden iki, sığırdan iki yaratmıştır; de ki: "İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi veya o İki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıl­mıştır? Yoksa Allah size bunları buyururken orada mı idiniz?" İnsanları, bil­mediklerinden sapıtmak için Allah'a karşı yalan yudurandan daha zalim kim­dir? Allah, zalim milleti doğru yola eriştirmez. [227]

    Bazı Kelimeler:

    Yarattı, tedricen meydana getirdi.Dallan birbirine sarılıp sarmalanmış üzüm ağaçları ile diğer ağaçlar. Bunlara Cennet den­mesi, yeri örtüp kapadıklarından dolayıdır.Asma ve direkler üzerinde konulmuşturlar. Tıpkı birer gölgelik gibidirler.Yük taşı­yabilen ve diğer işlerde çalışabilen deve, sığır ve diğer hayvanlar.Boğazlamak için yere serilen koyun, keçi ve küçük develer. Ya da yatak yapmak için yünü seçilip beğenilen hayvanlar. Biçildiğinde. Sırtında yün bulunan koyun, Sırtında kıl bulunan kısa kuyruklu keçidir. [228]

    Önceki Ayetlerle İlişkisi:

    Kâfirler yalan uydurup Allah'a iftira ettikten; kafalarına göre bazı şey­leri helâl, bazı şeyleri de haram saydıktan, başka varlıkları Allah'a ortak koş­tuktan sonra, bu ayetler, yüce Allah'ın birliğini, kudretinin yansımalarını, O-nun yasama kaynağı olduğunu, helâl ve haramı belirleyecek olanın O oldu­ğunu kanıtladı. Çünkü bu evreni yoktan var eden, yegane yaratıcı O'dur. Bu değerli nimetlerin sahibi O'dur. [229]

    Açıklama:

    Rabbinİs herşeye kadirdir. Sizi esirger, bağışlar. Bu bahçeleri, çardaklı ç;ırduksiz bağlan ve bostanları yaratan O'dur. Arap ülkelerinde çok bulun­dun! için ;tycMc özellikle hurma ağacından sözcdilınişlir. Hurma ağacının her şeyinden yararlanıldığı için, onu, her yönden faydalı olan mimari için de temsil getirirler.

    Yüce Allah, ekilen ve biçilen buğday ve arpa gibi her çeşit bitkiyi yaratmıştır. Ekinler, hurmalar aynı toprakta yetiştikleri, aynı suyla sulandıkları halde, kimi iyi, kimi kötü olmak üzere farklı kalitede yetişirler. Kimi acı, ki­mi atlı olur.

    Rabbim sen yücesin, noksanlıklardan münezzehsin, kudret ve hikmet sa­hibisin.

    Yüce Allah, genel görünüş bakımından birbirine benzer olan, tad ve ye­me bakımından birbirine benzemeyen zeytin ve narı, önceden bir benzerleri yok iken yarattı. Sübhanallah! Bu değişiklikler kendiliğinden mi olmuştur, yoksa bu değişikliği yapan birinin bulunması mı gerekir? Bu değişikliği ya­pan yüce Allah mıdır, yoksa O'na ortak koşulan şeyler ile putlar mıdır? O, esirgeyen ve bağışlayan, Allah değil midir. Dileseydi bizi yaratır ve bize görü­nüşü güzel, tadı lezzetli, yenmesi kolay gıdalar ihsan etmezdi.

    Bütün bunlar eksiksiz kudretin, tam hikmetin; zat, sıfat ve fiiller bakı­mından kapsamlı ilâhi birliğin görünümleri değil midirler? Şu yoğun suya bak. Onu yerden alıp ağacın gövdesinden geçirerek dallarına, budaklarına, yemyeşil yapraklarına ulaştıran; onu renkli bir çiçeğe, yepyeni bir ürüne, lezzetli bir tada. ve güzel bir biçime dönüştüren kimdir? Elbetteki Allah'tır.

    Arının yediği gıdalar bala, geyiğin yediği gıdalar miske dönüşüyor. Di­ğer hayvanların yedikleri ise dışkıya dönüşüyor. Kâinatı doğa yaratmıştır, di­yenler neredeler? Rahman olan yaratıcıyı inkâr edenler neredeler? Yerinin üze­rinde ve gök kubbesinin altında yaşayıp da Allah'a başkaldıranlar nerede­ler?!...

    Ey insanlar! Ürün verdiklerinde bu ekinlerin ve bahçelerle bağların ürün­lerinden yeyin. Nefsinizin sizi cimriliğe itmesinden önce, biçim gününde bu ürünlerin hakkını (zekâtım) vererek Allah'ın, üzerinizdeki nimetlerinin şük­rünü ifâ edin. Bu ürünlerde, dilenen kimse ile yoksul kimselerin belirli mik­tarda hakkı vardır. Bu hak, İslâmın başlangıcında farz kılman mutlak zekât­tır. Daha sonra Medine'de nazil olan ayetlerle zekât, kayıtlandırılıp sınırlan­dırılmıştır. İçinde bulunduğumuz günler de gösteriyor ki, Kur'an'm zengin­lere farz kıldığı zekât, fakirlerden önce zenginlerin menfaatinedir. Çünkü mal­lar zekatla korunur.

    israf etmeyin. Helâl şeyde olsa bile israf etmek, mutlak surette hatadır. Yemekte israf etmeyin. Sadaka vermekte israf etmeyin. Bazıları demişler ki: Hayırda israf yoktur. îsrafta da hayır yoktur. Güvenilir olan görüş, orta yol­da yürümektir.

    Yüce Allah, yük taşımaya ve iş yapmaya elverişli deve ve sığır gibi bü­yük bas hayvanlarla; deve yavrusu, koyun, keçi gibi, boğazlanırken yere seri­len, yününden ve kılından, yalaklarla giysiler yapılan kn\*Uk baj hayvanlan yaratmıştır.

    Allah'ın size fizik olarak verdiği şeyleri yeyin. Bu hayvanların elinden, sütünden, yününden ve kılından yararlanın. Şeytanın ardisıra gitmeyin ki, Allah'in haram kıldığını helâl ve helâl kıldığını da haram saymayasımz. Doğru­su şeytan, sizin en azılı düşmamnızdır. "Şeytan, size ancak kötülüğü, haya­sızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder."[230]

    Bu hayvanlar sekiz çifttir. Dişisi ve erkeği olmak üzere koyun, keçi, deve ve sığırdır. Ey peygamber! Onları kınayıp susturmak için şöyle de: Allah koç ile tekeyi mî, yoksa koyun ile keçiyi mi haram kıldı? Eğer doğru söylüyorsa­nız, bilgiye dayanarak bana haber verin. Yahut Allah, Buğra (erkek deve) ile öküzü mü, yoksa dişi deve ile ineği mi haram kıldı? Veyahut bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Cahiliyet devrinde müşrik­ler "bahire", "şaibe", "vesile" ve "hami" gibi bazı hayvanları haram sayarlardı.[231]

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, onların bu batıl zanlanm red­detti. Şöyle ki: Koyun, keçi, deve ve sığırın hem erkeği hem dişisi vardır. Al­lah bunların erkeklerini haram kılmış olsaydı, bu hayvanların tüm erkekleri­nin haram olması gerekirdi. Sânı yüce Allah, eğer bunların dişilerini haram kılmış olsaydı, bu hayvanların tüm dişilerinin haram olması gerekirdi. Eğer bu iki cins dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları haram kılmış olsaydı, bu hayvanlardan doğacak olan tüm yavruların haram olması gerekirdi.

    Cenab-ı Allah, onlara bu tür hayvanlardan hiç birini haram kılmadı. Ha-ramiık iddiasında onlar yalancıdırlar. Cenab-ı Allah bunu tam detaylı olarak açıklamış, onları bütünüyle reddetmiş, onları daha da protesto ederek şöyle buyurmuştur: Allah yasaklayıcı emirlerini verirken sizler orada hazır mıydı­nız? Yoksa Allah'ın size bu konuda bir tavsiyesi mi oldu? Hayır. Ne öyle, ne de böyle... Siz ancak yalan söyleyip Allah'a iftira ediyor ve bilmediğiniz şey­leri söylüyorsunuz.

    Cenab-ı Allah onların bilgi yollarını —ki bilgi, peygamberden alınır ve­ya Allah tarafından verilir.— Reddettikten ve bilgisizliklerini ilan ettikten sonra, Allah'a karşı yalan uydurup iftira eden ve bilgisizce insanları yoldan saptı­randan daha zâlim bir kimsenin bulunmayacağım ispatladı. Ey zalimler! Ce­zanızın ne olacağını soruyorsunuz. Cezanız şudur: Şüphesiz Allah, zalimler güruhunu hidâyet yoluna eriştirmez. Onları hayırda asla muvaffak eylemez. [232]

    Kur'an'ın Ve Tevrat'ın Haram Kıldığı Yiyecekler:

    145- Ey Muhammedi De ki: "Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti —iri pistir— ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dâir bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aş­mamak üzere bunlardan da yiyebilir!' Doğrusu Rabbin bağışlar ve merha­met eder.

    146- Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve da­varın sırt, bağırsak ve kemik yağları hâriç, İç yağlarını da haram kıldık. Aşın gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru söz-lüyüzdür.

    147- Seni yalanlarlarsa, "Rabbinizin rahmeti geniştir; O'nun azabı suçlu milletten geri çevrilemez" de. [233]

    Bazı Kelimeler:

    Mahzurlu veya yasaklanmış. Boğazlanan hayvan­dan akıp dökülen kan. Pis ve murdar. Karın ve böbrek üzerinde bulunan İnce tabaka halinde iç yağı. Karında bağırsak­ların yığıldığı yer. Azabı (Allah'ın azabı). [234]

    Açıklama:

    Ey Muhammedi De ki: Bana vahyolunanlarda, şunlar dışında haram kılınmış bir şey görmüyorum. Helal olduğu halde bazı şeyleri siz kendi arzu-; nuzla ve şeytanın sizi vesveseye düşürmesi dolayısıyla haram sayıyorsunuz.

    Yukarıdaki ayet, mekkîdir. Haram kılınan şeylere toplu bir işarette bu­lunmuştur. Sonra bu haramlar, Maîde suresinin 3. ayetinde detaylı olarak açık­lanmıştır. Resulullah (s.a.v.) Medine'de, sivri dişli yırtıcı hayvanları ye pen­çeli kuşları haram kılmıştır. Bunlarla ilgili olarak fıkıh kitaplarının av ve ke-. «im bölümlerinde geniş açıklamalar verilmiştir.

    Bana vahyolunan şeylerde, şu dört şey dışında, tadan ve yiyen kimseye haram kılınmış bîr şey bulmuyorum. Şeriat dilinde haram, sakıncalı ve ya­saklanan şey demektir. Lügatte ise haram kelimesi, mekruhu da kapsamak­tadır. Bu nedenle âlimler, Peygamber (s.a.v.) in haram kıldığı şeyler Üzerin­de görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

    Ey inananlar! Şer'î biçimde boğazlanmaksizın kendiliğinden ölen hay­vanlar size haram kılınmıştır. Bu, boğulan, boynuzlanan, yüksek bir yerden yuvarlanıp düşen, vurulan hayvanları da kapsamaktadır. Kesilen hayvandan akan kan da haramdır. Ama dalak ve karaciğer gibi donmuş kanlar helâldir. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Bize iki ölü helâl kılındı: Balık ve çekirge, îki kan helâl kılındı: Karaciğer ve dalak". Domuz eti ve benzeri, meselâ kö­pek de haramdır. Bütün bunlar pis ve murdardır. Temiz kimseler bunlardan tiksinir. Vücudumuza zararlıdırlar. Allah'tan başkası adına, putlara kesilen, kurban edilen hayvanlar da haram kılınmıştiF. Kendiliğinden ölen hayvanlar ve fasıklık yaparak Allah'tan başkası adına boğazlanan hayvanlar haramdır.

    "Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan hayvanlardan yemeyin. Çünkü ye­mek fasıkhktır.”[235]

    Haram hayvanın etini yemesi için zorlayıcı bir zaruretle karşılaşan kim­se, zaruret sınırım aşmamak ve lezzet kasdetmemek şartıyla yiyebilir. Doğru­su Rabbin, günahlarım bağışlayandır, kullarını esirgeyendir. Zaruri açlığını giderecek veya ölüm tehli kesini atlatacak kadar bu haramlardan yiyen kimse sorumlu olmaz.

    Hz. Peygamber'in şeriatinde haram kılınanlar, Özel olarak bunlardır. Al­lah'm yahudilere haram kıldığı şeyler, kendi murdarlıklarından dolayı olma­yıp, yahudilerin günahkârlıkları dolayısıyla ceza olarak, geçici bir surette on­lara haram kılınmıştır. "O yahudilerin zulümleri, birçok kimseleri Allah yo­lundan çevirmeleri dolayısıyla, evvelce kendilerine helâl kılınmış hoş ve te­miz şeyleri kendilerine haram ettik.”[236] Özellikle yahudi olanlara deve, devekuşu, kaz ve ördek gibi,parmak ara­lan ayrık olmayan tüm tırnaklı hayvanları, ayrıca sığır ve koyunla keçinin karın ile böhrckiçri üzerinde bulunup kolayuı çıkarılıp alınabilen iç yağlarını lıaram kıldık. Sırtta ve kuyrukla bulunan yahut kemiğe karışan iç yağları ise

    "Bunların sırtlarında bulunan (yağ}lar müstesnadır".ayet-i kerimesinin de­lâleti ile helâldir. Bunların bağırsaklarına yapışan iç yağlan da helâldir. Hü­lasa, bu hayvanların karınlarına ve böbreklerine yapışan iç yağlan haramdır.

    Peygamberleri haksız yere öldürdükleri, insanları Aliah yolundan çevir­dikleri, faiz aldıkları, geçersiz sebeblerle insanların mallarını helâl saydıkları için, kendilerine ceza olsun diye Allah onlara bu şeyleri haram kıldı.

    Bu hususların anîatılmasıyla, yahudilerin şu sözleri yalanlanmış olmak­tadır: Allah bize hiçbir şeyi haram kılmadı. Biz sadece İsrail'in (Yâkub (A.S.)ın) kendi nefsine haram kıldığı şeyleri kendimiz için de haram saydık. Bu, eski zamanlarda cereyan eden bir olayın anlatımı olduğuna göre; ne Hz. Peygam­berin, ne de O'nun kavminden bir kimsenin bu konuda bir bilgisi olamazdı. Bunu, Allah haber veriyordu. "Biz elbette (söylediklerimizi) doğru söyleyen­leriz." Öyle ya, Allah'dan daha doğru sözlü kim vardır? Bundan sonra seni yalanlar ve Allah merhametlidir, rahmeti, geniştir, kerem sahibidir, cömert­tir; daha Önce helâl kıldığı şeyi nasıl haram kılar? derlerse, onlara de ki: Evet.. Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Ama bir kimse isyan edip haddi tecavüz eder­se, mutlaka cezalandırılması gerekir. Şüphesiz O'nun azabını, gerek kendi ne­fisleri, gerek Allah hakkında suç işleyen günahkârlardan geri çevirecek bir güç yoktur. [237]

    Boş Bir Şüphe

    148- Pufa tapanlar, "Allah diîeseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık" diyecekler; onlardan öncekiler de, Bizim şid­detli azabımızı tadana kadar böyle demişlerdi. Onlara "Bize karşı çıkarabi­leceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sâdece tah­minde bulunuyorsunuz" de.

    149- "Üstün delil Allah'ın delilidir. O diîeseydi hepinizi doğru yola eriştirirdi" de.

    150- De ki: "Allah'ın bunu haram kıldığına şâhidlik edecek şâhidleri-nizi getirin." Şâhidlik ederlerse, onlarla beraber olup sözlerini kabullenme; ayetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların heveslerine uyma; on­lar Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar. [238]

    Bazı kelimeler:

    Tahmin ederler. Ayette bu kelimeden kastedilen, "yalan söylerler" manasıdır. Hak dini açıklayan delil. Getirin, hazır edin.O'na eşit ve denk tutuyorlar. [239]

    Açıklama:

    Cenab-ı Allah, kendisine başka varlıkları ortak koşanları delille sustur­duktan sonra onların, örümcek ağından daha zayıf bir kanıta tutunmakta olduklarını kendilerine haber verdi ve şöyle buyurdu: "Allah'a ortak koşan­lar diyecekler ki: "Şayet Allah diîeseydi, biz ortak koşmazdık." Aslında on­lar böyle konuştukları için, Cenab-ı Allah onların bu konuşmalarım aktar­maktadır.

    Şayet yüce Allah; bizlerin, bizden önce atalarımızın ortak koşmamamı­zı; "bahire", "şaibe", "vesile" ve "hami" gibi hayvanları haram saymamızı dilememiş olsaydı, şüphesiz ne biz, ne de bizden önceki atalarımız O'na hiç­bir şeyi ortak koşmaz ve bir takım şeyleri haram saymazdık. Ancak bunun bilfiil meydana gelmesi de. gösteriyor ki, bizi derece bakımından kendisine yaklaştırsınlar diye velîleri ve şefaatçileri kendisine ortak koşmamızı dileyen, Allah'tır. Bazı ekinleri ve davarları haram saymamız da böyle olmuştur. Mey­dana gelen her şeyi Allah bilir. Bu şeyleri dilediği şekilde değiştirmeye gücü yeter. Bizlerin bazı şeyleri haram kılması, bazı varlıkları O'na ortak koşması; f'"iın lııı isterin yapılmasını dilciliğini, bı şeylere raı okluğunu, bu işlerin yapılmasını kendisinin emrettiğini göstermektedir.

    "Allah'a ortak koşanlar şöyle dediler: "Allah dileseydi, ne biz, ne de ata­larımız kendisinden başka hiçbir şeye tapmazdık. O'nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık." Kendilerinden evvelkiler de böyle yaptılar."[240]

    Peygamber (s.a.v.) in getirmiş olduğu tevhid inancını arap müşrikleri yalanladıkları gibi, Allah da onları yalanladı ve hüküm koyma yetkisinin sa­dece kendi yüce varlığına özgü olduğunu açıkladı: Kendilerinden öncekiler de peygamberlerini yalanladılar. Hem de aklî ve ilmî hiçbir delile dayanma­dan yalanladılar. Şayet Cenab-ı Allah onların yaptıklarından razı olmuş ol­saydı, onları cezalandırmazdı. Nihayet O'nun azabını da tattılar. "Onları, günahlarından ötürü yakalayıverdîk!'

    De ki: Yanınızda, güvendiğiniz delilleriniz varsa, çıkarın da görelim. Ve bizim delillerimizle sizinkiler karşılaştırılsın ki, sonuçta kuvvetli bir delile da­yananla, hiç delili bulunmayanlar belli olsunlar. Doğrusu siz sadece zanna ve nefislerinizin arzularına uyuyorsunuz. Aslında sizde kesin bilgi ve delil yok­tur. Siz, ancak tahminde bulunuyor ve yalan söylüyorsunuz.

    Ey Muhammed! Onlara de ki: Üstün ve mükemmel hüccet Allah'ındır. Çünkü O, ayetleri açıkladı. Peygamberleri mucizelerle destekledi. Her mü­kellefi kendi emirlerine uymakla sorumlu tuttu. O'nun ilim, irâde ve kelâmı İse, mahiyeti kimselerce bilinmeyen gaybî birer olgudur.

    Sen kendin de görüyorsun ki; kul, hayırlı bir iş yapmak isteyince, hiçbir engelle karşılaşmaksızm o işi yapar. Bununla beraber bilinmektedir ki orta­da, üzerinde büyük puntolarla: "Ey iyilik yapmak isteyen kişi, yapmak iste­diğin işe giriş. Ve ey kötülük yapmak isteyen kişi, yapmak istediğin işten uzak dur" ifadelerinin yazılı olduğu levhalar vardır. Kıyamet gününde hayırh ameüer için mükâfat, şerli ameller için azab vardır.

    Batılda ısrar ettikleri, boş hüccetlere tutundukları için Allah şu müşrik­leri yermiştir. Çünkü onlar, bu sözleri alay ve maskaralık olsun diye söyle­miş, akıllıca düşünme gayreti içine girmemişlerdir. Şayet Allah dileseydi siz­leri doğru yola eriştirir ve kendisinden sakınan kullarından eylerdi. Ama O sizi yaratmak, mükellef kılındığınız hususlarda zorlama ve baskı altında tut-maksızın kendi iradenizle baş başa bırakmak istedi. Dileyen mü'min, dileyen kâfir olsun.

    Ey Muhammed! Onlara de ki: Allah'ın bunu haram kıldığı hususunda lehinizde tanıklık edecek şahidlerinizi getirin. Faraza tanıklık ederlerse, ey Muhammed! Sen onları doğrulama. Ayetlerimizi yalanlayan, ahirette Al­lah'ın huzurunda hesap vermeye inanmayan kimselerin arzularına ve halleri­ne uyma. Onlar, putları Rablerine denk tutuyorlar. [241]

    İslâmda Haramların Ve Faziletlerin Aslı

    151- De ki: "Gelin size Rabbİnİzin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik yapın, yoksulluk kor­kusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" —sizin ve onların rızkım veren Biziz—, "Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır."

    152- Yetim inalına, erginlik çağımı erişene kadar en İyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yete­ceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, —akraba bile olsa— sözünüzde âdil

    olun. Allah'ın ahdîni yerine getirin. All%h size bunları öğüt almanız için bu-yurmaktadır.

    153- Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşü­recek yollara uymayın. Allah size bunları sakıttasınız diye buyurmaktadır. [242]

    Bazı kelimeler:

    Yönelin. Aslında bu, yüksek yerde bulunan kimsenin ait tarafta bulunan bir kimseye, yanına gelmesi için söylediği bir'sözdür. Fakat sonra bu kelime, gelin yönelin anlamlarında kullanılır olmuştur.Okuyayım. Yoksulluk. Cezası ve günahı büyük olan suçlar. Aşın derecede fuhuş sayılan büyük günahlar gibi. Tam erkeklik çağı. Tam bilgi ve tecrübe sahibi oluş dönemi. [243]

    Açıklama:

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri ha­ram saymakta müşriklerin görüşlerinin yanlış olduğunu, yiyeceklerden han­gisinin şer'an haram kılınmış olduğunu açıkladıktan sonra, bu ayette fazilet­lerin, haram kılınmış şeylerin, büyük günahların asıllarım ve iyiliğin türleri­ni açıklamaya başladı ki, insanlar bu dinin temellerini öğrensinler; bu dinin, zır cehaletin ve kör sapıklığın revaçta olduğu bir zamanda, ondört asır Önce insanları hayır ve iyiliğe nasıl çağırdığını anlasınlar! Bu ayetler, Peygamber (s.a.v.) in doğruluğunun belirtileri ve i'caz delilleri değil midirler?!..

    Onlara de ki: Bana gelin, yanımda durun da, Rabbinizin size haram kıl­dığı şeyleri size okuyup anlatayım ki, onlardan kaçmasınız ve haramın zıddı olan helallere sanlasınız. Ey millet! Hüküm koyma, helâl ve haramı koyma yetkisine sadece kendisi sahip olan Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri gö-resiniz diye bana gelin. Ben sadece O'nun elçisi ve tebliğcisiyim. Bana gelin. İddia ettiğiniz gibi zan ve yalanla değil de, Râbbimin bana vahyettiği gibi şüp­hesiz ve yakin ile okuyun. İşte size on emir:

    1- Allah'a inanmak, O'na ortak koşmamak, İslâmm esası, özüdür, ruhu ve ana direğidir. Bu nedenle de on emir, ilk olarak bununîa başlatılmıştır: Yaratıklarından hiç birini —bu şey, güneş ve ay gibi; şekil ve yaratılış bakı­mından büyük te olsa, melekler ve peygamberler gibi, mertebe bakımından büyük de olsa— O'na ortak koşmayın. Her ne olursa olsun, bunların hepsi yaratılmıştır ve emir beklerler. "Göklerde ve yerde hiçbir kimse yoktur ki, Rahmana kul olarak gcIİcî olmasın,"[244] öyleyse sadece O'na kulluk edin, gerçek saygıyı O'na gösterin.O’nu kutsayın. O'na duâ edin. O'mı yücelliıı. "Hiçbir varlık yoktur ki O'nu haıud ile teşbih etmesin."[245]

    2- Anne ve babanıza iyilik edin. Yani sırf Allah için, ihlaslı olarak, tam bir şekilde anne ve babanıza iyilik edin. Az da olsa onlara kötülük et­mek ne haddinize? Anne ve babaya karşı gelip onları incitmek, en büyük gü­nahlardandır. Kur'an-ı Kerim, anne ve babaya iyilik etmeyi, Allah'a kulluk etme emriyle bir arada zikretmiştir.
    avatar
    Admin
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 531
    Points : 982
    Kayıt tarihi : 27/04/10
    Nerden : ADANA

    Geri: EN'AM SURESİ

    Mesaj tarafından Admin Bir C.tesi Ara. 25, 2010 11:05 pm

    Buharı ve Müslim, ibn Mes'ud (R.A.) un şöyle dediğini rivayet ettiler: "Resulullah (s.a.v.) a, "Hangi amel daha faziletlidir?" diye sordum.

    — Vaktinde kılman namazdır" diye cevap verdi.

    — "Sonra hangisi?"

    — "Anne-babaya iyilik etmektir?'

    — "Sonra hangisi?"

    — "Allah yolunda cihad etmektir?'

    Bu; ana-baba hukukuna riayet etmenin ne derece önemli olduğunu, bu­lundukları mertebe itibariyle bu yüceltme ve saygıyı hak ettiklerini göster­mektedir. Vücudumuzu görünüşte meydana getirenler, onlardır. Ama haki­katte bizi yaratan Allah'tır. Onlara iyilikten kasıt; korkutarak ve ürküterek değil, sevgi ve şefkate dayalı olarak, kendilerine değer vejmemiz ve bu doğ­rultuda davranmamızdır.

    Ey müslüman çocuk! onlara iyilikte bulunursan, kendin için ileriye dö­nük kârlı bir yatırımda bulunmuş olursun. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Babalarınıza İyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsin?'

    Gençliğinde kimseye muhtaç olmayabilirsin. Ama yaşlandığında, sana yardım edecek ve işlerini yürütecek birine muhtaç olursun. Ana-baba, içten gelen doğal dürtü İle çocuklarını severler. Bu nedenle İslâmiyet, ana-babaya, çocuklarını sevmeleri için öğütte bulunmaya gerek görmemiştir.

    Çocuğun ana-babasını sevmesi ise, onlar için bir karşılık ve mükâfattır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim, ana-babaya iyilik etmeyi evlatlarına sıkıca ten-bİhlemiştir. Kaldı ki ana-babaya kötü davranmak, çocukları ve onların olu­şumlarını bozar, fesada sürükler. Onları katı ve şefkatsiz kılar. Ana-baba da çocuklarının iyiliğini gözetmeli, onlara şefkat göstermeli, çocuklarının kişi­sel meselelerine ancak belli ölçüde karışmalıdırlar.

    3- Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de, onları da biz rızıklandırırız. Kız çocukları diri diri toprağa gömmek, erkek çocukları Öl­dürmek, ayıp, utanç ve kötülük değil midir? Bu, insanın cahil, kaba ve son derece k;ılı kalbli olduğunu göslennez ini? Bu nilcliklcr.se, insanın huy ve ya­pısına aykırı şeylerdir. Niçin ökliiniyorsıııuı/.? Ortada var olan bir fakirlik için mi? Yoksa ileride ortaya çıkabilecek bir fakirlik için mi? Ya da alnınıza sürülecek bir utanç lekesi İçin mi? Aslında sizi de, onları da nzıklandıran Al-lah'dır. Ortada.mevcud olan fakirlikten korkmayın. Allah, onları da sizi de rızıklandırır. Karşılaşmanız muhtemel olan fakirlikten korkmayın. Çocukla­rından dolayı insanın alnına sürülmesi muhtemel olan utanç ve rezaletten endişe etmekse, çocukların iyi bir ortamda, güzel bir terbiye ile yetiştirilmesi halinde söz konusu olmaz.

    4- Kötülüğün gizlisine de açığına da yaklaşmayın. Evet... Suçu ve gü­nahı büyük olan kötülüklere yaklaşmayın. Bu kötülüklerin sebeplerine ve ön-belirtilerine dahi yaklaşmayın. Sizi bu kötülüklere ulaştıran hareketleri de yap­mayın. İşte bu noktadan hareketle diyoruz ki, yabana kadına bakmak ve onun­la bir arada durmak haramdır. Çünkü ona bakıp, yanında durmak, kişiyi onun­la zina yapmaya sürükler. Oysa ki bizler; zina hiçbir kötülükten haberi olma­yan inanmış kadına zina, isnadında bulunmak gibi gizli ve açık bütün kötü­lüklerden yasaklanmışız. Cahiliyet devrinde müşrikler, gizlice yapılan zinayı sakıncalı bulmuyor, ama açıkça işlenen zinayı çirkin sayıyorlardı. Cenab-ı Al­lah, zinanın gizlisini de açığım da haram kıldı. Resulullah (s.a.v.) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde bu konuya şöyle değinmiştir: "Allah'dan daha namus düşkünü yoktur. (O) fuhşun gizlisini de açığını da haram kılmıştır."

    5- Öldürülmesini Allah'ın haram kıldığı bir canı, haklı bir sebep ol­madıkça öldürmeyin. Adam öldürmek, büyük bir suçtur. Her yarattığını gü­zel bir şekilde yaratan Allah'ın sanat eseri olan bir varlığa karşı girişilen çir­kin bir saldırıdır. Bu nedenledir ki adam Öldürmek, Allah'a şirk koşmaktan sonra gelen en büyük bir günahtır. Resulullah (s.a.v.) buyurmuş ki: "Lâ ila­he illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bu sözü söyledikten sonra, İslâmiyet hakkı dışında, canlarını ve mallarım bana karşı korumuş olurlar. Onların hesabını Allah görür." Bir başka hadiste ise şöyle buyurulmuştur: "Müslüman bîr kimsenin kanı, ancak şu üç şey (den biri) ile helâl olur: îmân ettikten sonra kâfir olmak. Evlenmiş olduktan sonra zi­na etmek. Bir kimseyi haksız yere öldürmek." Müslüman bir kimseyi öldür­mek haramdır. Meğer ki, şu üç suçtan birini işlemiş olsun: Evlenmiş olduk­tan sonra zina etmişse veya kasıtlı olarak bir insanı öldürmüşse veya îslâm dininden dönmüş İse, kam helâl olur. Aramızda bulunan zımmîler, yani an­laşmalı gayr-ı müslimler de dokunulmazdırlar. Ancak uzaktan veya yakın­dan dinimize veya devlete ihanet etmişlerse, öldürülürler. Allah, emrettiği şeyleri yapma ve yasakladığı şeyleri terketme konusunda hayırlı ve yararlı işleri ya-pasıniz diye bu yolları size gösterip öğütledi. Çünkü bunlar, nkiilnnn idrâk edebileceği şeylerdir.

    Uıi da müşriklerin içinde bulundukları lıaHeım anlamsız olduğunu, sağ­lam akıl sahiplerince yararsız bulunduğuna işaret etmektedir.

    6- Yetimin malına ancak en güzel yoldan yaklaşın. Malını işletme, ko­ruma, eğitîm-Öğretim ve geçimini sağlamak için harcama konusunda kendisiyle muamele yaptığınızda, çalışmanızın ücreti olarak malının bir kısmım yi­yecek olursanız, yine de en güzel ve en makul şekilde yeyin. Bir şeyin kendisi­ne yaklaşmasını yasaklamak, o şeyi yapmayı yasaklamaktan daha faydalıdır. Tam erkeklik çağına varıncaya, bilgi ve tecrübe sahibi olup malını güzel bir şekilde idare edebilecek çağa ulaşıncaya kadar yetimin malına yaklaşmayın. .Bu dönem de, normal olarak 15-18 yaş arasıdır. "Eğer bulûğa vardıktan son­ra kendilerinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarım onlara teslim edin"[248]

    7-8- Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Alış veriş yaparken ölçtü­ğünüzde ve tarttığınızda tam ve adilane bir şekilde doğru ölçüp tartın. Ölçer­ken, tartarken fazla veya eksik tartıp ölçmek, büyük günahlardandır. Çünkü bu durumda hak çalınmakta, mal kaybolmaktadır. Gayr-ı meşru bir şekilde başkasının hukukuna tecavüz edilmektedir.

    "Azab olsun, ölçüde-tartıda noksanlık edenlere... ki onlar, insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman, tam olarak alırlar.

    Fakat İnsanlara (verilmek üzere) ölçtükleri, yahud onlara tattıkları za­man eksiltirler. Bunlar zannetmezler mi kî, öldükten sonra kendileri diriltilecekler.

    Şiddetli büyük bir günde (kıyamette)?

    O gün insanlar, alemlerin Rabbi için (O'na hesap vermek için, kabirle­rinden) kalkacaklar"[249].Hiç kimseye gücünden ve takatinden fazlasını yüklemeyiz. Bu emir ve tavsiyeleri her mü'min yerine getirecek güçtedir. Özellikle Ölçüp tartma işin­de mü'min, yapabildiği doğruluğu yapmadığı halde sorumlu olur. Yapama­dığı şeylerden sorumlu tutulmaz.

    9- Söylediğiniz zaman —akraba dahi olsa— adil olun. Yani konuşur­ken adaleti elden bırakmayın. Şer'an kabul edilen ölçüyü aşmayan. Hakkın­da konuştuğunuz kimse, akrabanız olsa dahi doğruluktan şaşmayın. Çünkü devletin temeli adaletle ayakta durur. Toplumun ve bireyin işleri adaletle dü-zelir. Adalet, ümranın temeli ve başarının esasıdır. "Ey mü'minler! Hak üze­re durup adaleti yerine getirmeye çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyle­yen şahidler olun. Velev ki şahidliğiniz, nefsinizin yahud ana ve babanızla akrabanızın aleyhinde olsun."[250]

    10- Allah'ın ahdini yerine getirin. Ahidleştİğinizde Allah'ın ahdini ye­rine getirin. Bu, semavî kitaplarda peygamberlerin lisânı İle düzenlenen, in­sanlarla Allah arasındaki bir am'd olabileceği gibi, İnsanların kendileri ara­sındaki .sözleşmeleri de olabilir. Hangi çeşitlen ulursa olsun, ahde vefa edin.

    yaptığınız zumun Allah'ın ahdini yerine getirin.”[251]

    "Ahidleştİkleri zaman ahidlerine vefa edenler..."[252]

    "Ey Adem oğullan! Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye sîze öğüt vermedim mi?”[253]

    Düşünüp öğüt alırsınız diye Allah işte size bunları emretti. Ve işte bu benîm dosdoğru yolumdur. Bu yola girin. Başka yollara girmeyin ki, sonra Allah'ın yolundan ayrı düşersiniz. Evet... Sizi kendisine davet ettiğim bu Kur­an; içinde hiçbir eğrilik bulunmayan, aksine dünya ve ahiret saadeti bulunan Allah'ın dosdoğru yolu, O'nun kopmayan güçlü ipidir. Bu ipe sarılan, kur­tulur. Bu ipe tutunan, doğru yolu bulur. "Hep birlikte Allah'ın dinine sımsı­kı sarılın, Dağılmaym."[254] Başka yollara sapmayın. Yoksa hak ve hayrın yo­lunu yitirirsiniz.

    Resulullah (s.a.v.), eliyle bir çizgi çizmiş: "Bu, Allah'ın dosdoğru yoludur" demiş. Sonra bu çizginin sağında ve solunda başka çizgilerde çiz­miş ve şöyle demiş: "İşte bu yollardan hiçbiri yoktur ki; üzerinde (insanları) ona çağıran şeytan bulunmasın." Bundan sonra da şu ayet-i kerimeyi oku­muş: "Ve şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Baş­ka yollara uymayın ki, sonra sizi O'nun yolundan ayırır."

    Evet... Hak birdir. Nûr birdir. İlâh birdir. Batıl ise çeşitli renk ve şekil­lerdedir. Zulüm ve manevi karanlıklar ise, çok çeşitlidir. "Doğrusu Allah ka­tında makbul olan din, islâmdır''[255]

    "Ey Resulüm, deki: "İşte benim yolum budur. Ben; Allah'a, bir görüş ve anlayış üzere insanları davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Beri'müşriklerden değilim!”[256] Dinde veya diğer konularda muhtelif gruplara ayrılmayın. Aksi takdirde düş-' inanlarınızın tutsağı olup dağılırsınız. Sizleri en kötü biçimde parçalayan an­laşmazlıkların yağması haline gelirsiniz. "Sakmasmız diye işte size bunları emretti." Emrettiği işleri yaparsınız, yasakladığı işleri terkedersiniz, böylece kendisinden korkup sakınırsınız diye Allah size bunları emretti.. Cenab-ı Al­lah bu talimatını tekid edip tekrarlamıştır. Sirat-i müstakim dediğimiz şey, dinin yüklediği her çeşit sorumluluğu biraraya getiren bir yol olduğuna göre bu ayetler, yolların en sağlamı.olan takva İle sona erdirilmiştir.

    İbn Mes'ud (R.A.) un şöyle dediği rivayet edilir: "Mühammed (s.a.v.) in mühürlü vasiyetine bakmak isteyen bir kimse, bu üç ayeti (yani bu sure­nin, açıklamasını yaptığımız 151, 152, 153. ayetlerini) okusun."

    Rabi bin Haysem'den rivayet: "Mühammed (s.a.v.) den, kendi mührü ile mühürlenmiş bir sahife almak ister misin?" diye soruldu. Ben de evet, de­dim. Ikııiît, [in'anı suresinin sonundaki ştı ayetleri (151,152 ve 153. ayetleri) okudu. [257]

    Kendisine İnanan Ve İnanmayanlarla Beraber Kur'an'ı Kerim

    154- Sonra, iyilik işleyenlere nimeti tamamlamak, her şeyi uzun uza-dıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Musa'ya KitSb'ı verdik. Rablerine kavuşacaklarına belki artık inanırlar.

    155-157- Bu, indirdiğimiz kutsal Kitab'dır, ona uyun, "Bizden önce iki topluluğa kitab indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitab indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasımz. Şüphesiz o, size Rabbinizden bel­ge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çeviren­leri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azabla cezalandıracağız. [258]

    Bazı Kelimeler:

    Bizden Önceki iki topluluk: Bunlar, yahudilerle hıristi-yanlardır. Okuma ve amel etmeleri. Hakkı açığa çıkaran, açıklayan şey. İnsanları ondan geri çevirir. [259]

    Açıklama:

    Kur'an-ı Kerim; dinin temel, usul, Öğüt ve emirlerini anlatmış, bunun ar-dısıra Kur'an'ın kendisinden ve onun etkisinden, eserinden sözetmiştir. Da­ha sonra Tevrat'tan söz açarak, bazı inatçıların şüphelerini reddetmiş. Çün­kü İncil ve Zebur'dan çok Tevrat, Kur'an'a benzemektedir. Zira Tevrat, bir­çok ahkâm ayetlerini kapsamaktadır.

    De kî: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım (anlata­yım)." Bu haramlar, şunlar ve şunlardır. Nitekim bunları, önceki sayfalarda on emir halinde sıralayarak anlatmıştık.

    Kur'an-ı Kerim, daha sonra sîze şu haberi verdi: İyilik yapan mü'minle-re nimet ve ikramımızı, hayır ve hidâyeti tamamlamak için Musa'ya kitabı verdik. Evet.. İyilik yapana nimeti tamamlamak İçin... Bu şekilde manâ vermek, ayet-i kerimeyi

    şeklinde okumayı öngören kıraat da teyid etmektedir. Yani kitaba uymak, ona bakıp ibret almak, onun gösterdiği yolda yürümek hususunda iyilik yapan­lara nimet ve ikramımızı tamamlamak için Musa'ya kitabı (Tevrat'ı) verdik. "İsrailoğullanndan sabredip ayetlerimize kesin inanmalarından Ötürü onla­rı, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık."[260]

    "Sonra biz Musa'ya (hükümlerini) İyi tatbik.edenlere karşı (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi apaçık göstermek üzere o kitabı verdik," Evet bu ki-tab, şer'î hükümleri, İbadet ve muameleleri açıklıyordu. Tatbikçilerini doğru yola eriştiriyordu. Kendisine tutunanlar için ilâhi bir rahmetti. Bu kitap sa­yesinde Musa'nın kavmî, Allah'a inanmak hususunda ümitvar oldular. Ahi-rette ve selâmet yurdunda kurtuluşa erdiler.

    Görüyorsunuz değil mi? Kur'an-ı Kerim, Tevrat'ı bu sıfatlarla niteliyor. Olağanüstü arapça üslûbu ile ayetleri size okunan bu Kur'an'ın, Allah katın­dan indirilmiş bir kitap olduğunda şüphe yoktur. Şam yüce Allah, O'nu din ve dünya bereketleriyle dolu olarak indirmiştir. Tevrat'ın getirdiklerinden daha fazlasını Kur'an getirmiştir. Kur'ah size hangi yolu gösterdiyse, o yoîa girin, Neyi yasakiamışsa, ondan uzaklasın. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipidir. Ya-kîn olan nurudur. O, dünya ve ahirette kurtuluşun yolunu gösteriyor.

    Ey araplar! Hesap gününde: Kitap, sadece bizden önceki yahudi ve hı-ristiyanlara indirildi. Bizse onların kitaplarım okuyamaz, anlamını kavraya--maz ve ne olduğunu anyalamazdık. Çünkü onların kitapları arapça değildi. Biz başka şeylerle uğraşıyorduk. O kitaplara davet olunmarmştık. Doğru yo­la erdirici kitap üzerimize inmiş olsaydı; kişiliklerimi?, saf, irademi?: kuvvetli, akıllarımız keskin ve duygularımız ince olduğu için onlara nispetle daha çok hidâyete erişirdik" demeyesiniz diye size, Allah'ı birlemeye götüren, O'nun doğru yoluna eriştiren, kalbleri şirkin, fasıklık ve İsyanın kirlerinden arındır­maya kavuşturan Kitab'ı (Kur'an'ı) size gönderdik. "(Mekke kâfirleri, Hz. Peygamber gelmeden önce) yeminlerinin en kuvvetlisi İle Allah'a yemin et­mişlerdi ki, kendilerine azab ile korkutan bir uyarıcı (peygamber) gelirse, mu­hakkak (yahudi ve hıristiyan) milletlerinin herhangi birinden daha çok doğ­ru yolu bulacaklardır"[261]

    Allah, onları kınayıp susturmak için, söylediklerini reddetti: Söylediği­niz doğruysa, işte size hakkı açıklayan, delilleri açık ve kuvvetli, usûl, fürû ve ahkâmı tam kitap (Kur'an) geldi. Delili tam olan bu kitap açık ve nettir. Düşünüp öğüt alan kimseleri doğru yola eriştirir. Dine ve gerçeğe çağrının ya­nında ayrıca, yüce ideallere davet ettiği için, bütün insanlığı kapsayan bir rah­mettir. Böyleyken, Allah'ın ayetlerim yalanlayandan daha zalim kimdir? Evet... Allah'ın bu nitelikteki ayetlerini yalanlayan; insanları, bu ayetleri düşünmek­ten ve bunlara iman etmekten alıkoyandan daha zalim, kimdir? "Onlar hem (insanları) peygamberden vazgeçirmeye çalışırlar. Hem de kendileri O'ndan uzaklaşırlar. Böylece ancak nefislerini helak ederler de farkına varmaz­lar,"[262] insanları ayetlerimize inanmaktan alıkoyanları şiddetli ve kötü bir azapla cezalandıracağız. Çünkü onlar kendi günahlarını ve o günahlarla be­raber saptırdıkları birçok kimseye ait günahları yükleneceklerdir. "O kâfir olanlara ve Allah yolundan insanları çevirenlere; biz, başkalarını da ifsad et­tiklerinden dolayı, azab üstüne azab ziyâde etmişizdir."[263]

    Tehdid Ve Uyarı

    158- Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa, Rabbinin gel­mesini,mi, yahut Rablcrinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar?Rabbinin bir takını mucizeleri, bir kimse daha Önce inanmamışsa veya imanıyle bir iyilik kazanmamışsa, İmanı ona fayda vermez. Onla­ra: "Bekleyin, doğrusu biz de bekliyoruz" de. [264]

    Bazı Kelimeler:

    Bekliyorlar. [265]

    Açıklama:

    Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'i ve O'nun eserini tavsif ettikten, Kur'an'ı yalanıl ayanları keskin bir ceza ile uyardıktan sonra, müşriklerin İç yüzlerini ve DeKİentilermi açıklamaya başladı. Halâ onlar kendi önerdikleri gibi ken­dilerine meleklerin gelmesini, veya istedikleri gibi Rabbinin bazı ayet ve mu­cizelerinin kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Nitekim onlar küfrederek, Hz. Peygambere şöyle demişlerdi: "Yahud söyleyip zannettiğin gibi, semayı parça parça azap olarak üzerizine düşüresin, yahud Allah'ı ve melekleri söy­lediğine şahid getiresin."[266]

    Aslında onlar sadece meleklerin Rabbinin veya Rabbinin bazı ayet ve mucizelerinin gelmesini bekliyorlar. Onlar, gerçeği yalanlamaya devam et­mektedirler. Onların doğru yola geleceklerine ilişkin bir umut pırıltısı görül­memektedir. Onlarda asla hayır yoktur. Bazı tefsirciler, bu ayete şöyle mana vermişlerdir:

    Onlar sadece Ölüm meleğini, ya da Allah'ın emrini, yani vâ'd ve tehdidi­ni beklemektedirler.

    "Şu kâfirler, ancak, kendilerine, ruhlarım alacak meleklerin veya Rab­binin azâb emrinin (kıyametin) gelip çatmasını beklerler. Bunların işlediği küfür gibi, kendilerinden önce gelen ümmetler de işledi. (Kendilerini helak etmek­le) Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar (küfretmekle) kendi nefislerine zulmetmişlerdi.”[267]

    Rabbinin, kıyametin yaklaştığına işaret eden veya insanın ister istemez imân etmesini gerektiren bazı ayetleri geldiği günde, kişi eğer daha önce iman etmemişse, artık iman etmesinin kendisine bir yararı olmaz. Çünkü imân, in­sana bazı yükümlülükler getirir, bir takım davranışlarda bulunmasını gerek­tirir; sahibine seçme, yani iyiyle kötüyü, İslâmla küfrü birbirinden ayırdetme imkânı verir. Oysa böylesine sıkışık bîr zamanda edilen imânda, bu saydıkla­rımızdan hiçbiri yoktur. Daha önce iman etmiş ama salih amel işlememiş bir kimseye de bu imanın bir faydası olmaz. Çünkü kişinin azâb-ı İlâhiden kur­tulabilmesi için tek basma iman yeterli değildir. Aksine, hem imân etmek, hem de salih amel işlemek gereklidir. Kur'an-ı Kerim her zaman imân İle ameli bir bir arada zikretmektedir, "İman edipte Salih amel işlerse..."[268] "İman edip salih amel işleyenlere gelince..."[269]

    Hadiste anlatıldığına göre güneşin batıdan doğması ve bu evrende dü­zensizlikler meydana gelmesi, kıyametin yaklaşma belirtisi. Ahmed bin Hanbel ile Tirmizî, Ebu Hureyre (R,A.) nin şöyle bir rivayette bulunduğunu naklet-mişlerdir: "Üç şey ortaya çıktığında, daha önce imân etmemiş bir kimseye, artık iman etmesinin bir faydası oimaz. (Bu üç şey şunlardır): Güneşin batı­dan doğması. Deccaî ve Dabbetül arz. (Yerden çıkan bir hayvan)".

    Ey Muhammedi Onlara de ki: Beklemekte olduğunuz, İslâm davasını yok etme, Peygamberi öldürme ve dini ortadan kaldırma plânlarınızın gerçekleş­mesini ümitle bekleyin. Doğrusu biz de Rabbimizin emrini, biz verdiği ger­çek va'dinİ ve düşmanlarımız hakkında gerçekleşecek olan tehdidim bekle­mekteyiz. "Müşrikler, ancak kendilerinden önce gelip geçmiş olanların gün­leri gibi (acıklı) bir gün bekliyorlar. De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”[270]

    "Bulunduğunuz hal üzere çalışın (elinizden geleni yapın). Doğrusu biz de (elimizden geleni yapmaya) çalışıcılarız."[271] Bu, çok şiddetli bir tehdittir. Onlar, Allah'ın kesin olarak hükme bağladığı bir şeyi bekliyorlar.

    "O Allah'tır ki, peygamberini her dinin üstüne çıkarmak için, O'nu hi­dâyet ve hak din ile gönderdi; istefse müşrikler hoşlanmasınlar!"[272]

    İhtilafın Sonu Ve İşlenen Amelin Karşılığı

    159- Ey Muhammedi Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir.

    160- Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötü­lük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz. [273]

    Açıklama:

    Ebu Davud ve Tirmizi, Muâviye'den mana olarak şöyle bir hadis rivayet ettiler. Resulullah (s.a.v.) aramızda durup şöyle dedi: "Dikkat edin! Sizden önce ehl-i kitab yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benîm ümmetim de yetmiş üç fır­kaya ayrılacaktır. Yetmiş iki fırka cehennemde, bir fırka cennette olacaktır. O da cemaattir?''

    Şu halde bu ayet-i kerime, ehl-i kitabı ve onlardan başka müslüman fır­kaları kapsamaktadır. Bu ayet-i kerime; mü'minleri anlaşmazlığa düşmekten, onun bunun görüşüne, bidatlere ve müteşabihlere uymaktan sakındırmak İçin indirilmiştir. Sizden önceki milletler, fazlaca soru sordukları peygamberleri­nin şeriatleri üzerinde ihtilâfa düştükleri için yok oldular. "Ey mü'minler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen hıristiyan ve yahudiler gibi olmayın."[274] Denilmiş ki: "Allahım! Avamın imanı gibi zararlı şüphe ve ihtilaflardan uzak bir iman nasib et."

    Dinlerini parçalayıp anlalşmazlığa düşen, dinin bazı hükümerini kabul edip bazısını da reddeden, dini nasları kendi arzu ve isteklerine göre yorum­layan, her biri bağnazlık ederek sadece kendi lider ve başkanının görüşlerine bağlanan gruplara ayrılanlar yok mu, ey Muhammed! onların savaşmalafı, soru sormaları ve azaplandmlmaları ile senin ilgin yoktur. Sen, sadece Pey­gamberliğin gereklerini yapmak, Allah tarafından gönderilen hükümleri tebliğ etmek, kendisine davet etmekle emrolunduğun Hak dinin özellik ve şiarları­nı açığa çakarmakla yükümlüsün. Ey Muhammed, sen onlardan uzaksın. On­lar da senden uzaktırlar. Onların işi ve hesabı Allah'a kalmıştır. Onların bu­rada İşledikleri fiilleri ahirette karşılığını bulacak ve davranışlarının sonucu da en doğru şekilde ortaya çıkacaktır.

    Buhari ve Müslim, İbn Abbas (R.A.) m, peygamber (s.a.v.) den şöyle bir kudsi hadis rivayet ettiğini naklederler: "Doğrusu Allah, İyilikleri ye kö­tülükleri yazdı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder de o iyiliği yapmazsa, Allah, ona tam bir sevap yazar. Bir İyilik yapmaya niyet eder de o iyiliği ya­parsa, Allah, kendi katında onun için ondan yediyüze kadar, (icabında) da­ha fazla sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, ama o kötülüğü İşlemezse, Allah ona tam bir sevap yazar. Niyet ederde o kötülüğü işlerse, Al­lah ona bir günah yazar".

    Bir kimse kıyamet gününde güzel bir haslet ve hoş karşılaşılan bir fiille hesap yerine gelirse Allah ona, on mislinden tutun da yediyüz misline kadar sevap ve mükâfat verir. Dilerse daha da fazlasını verir.

    Artık bu, O'nun irâdesine, dilemesine ve iyilik edenlerin durumlarını bil­mesine göre değişir. Çünkü bir dirhem parayı istemeye istemeye sadaka ola­rak veren kimse, bir dirhemi gönül hoşnutluğu ile sadaka veren kimse gibi olamaz.

    Bir kimse de kıyamet gününde hesap yerine bir kötülük getirirse, ancak o kötülüğünün bir misli ile cezalandırılır. Onlara asla zulmedilmez. Yani kar­şılığı verilmedik hiç bir amelleri kalmaz. "Yapılan amel bir hardal tanesi ağı-hğınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak (şanı yüce olan) Biz kâfiyiz"[275]

    Akidede Tevhid Ve İhlâs


    161- "Şüphesiz, Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yöne­len ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine İletmiştir" de

    162- De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allah içindir."

    163- O'nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslüman-lann ilkiyim.

    164- De ki: "Allah her şeyin Rabbi iken O'ndan başka bir rab mi ara­yayım? Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz: sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir'.'[276]

    Bazı Kelimeler:

    İnsanların işlerinin, dünya ve ahiretteki düzenlerinin kendi­siyle ayakta durduğu din veyahut İçinde hiçbir eğrilik bulunmayıp, dimdik :»yıkia duran din,Sapıklıktan doğruluğa, yani batıl dinlerden İslama yönelerek. Hac ve diğer ibadetlerim.

    Hayatım ve ölümüm, burada hayatımda ve ölümümde getirdiğim şeyler ma­nasınadır.Ağır yük, yani suçlu ve günahkâr kimse. [277]

    Açıklama:

    Bu; tevhidin asıllarını bir arada toplayan, islâm inancını .özellikle ölüm sonrası dirilişin ve cezanın durumlarını açıklayan, peygamberliği ve ona bağ­lı şeyleri ispatlayan bir sûrenin sonudur. Bu sebeple sûrenin sonu, başlangıcının bir özeti mahiyetinde olmuştur.

    Ey Muhammedi De ki: Şüphesiz Rabbim, beni hidâyete erdirdi. İçindel hiç bir eğrilik bulunmayan dosdoğru bir yola ulaşmakta beni başarılı kıldı.Bu yol, dimdik ayakta duran ve insanları iki cihan saadetine kavuşturan, dünyaj ve ahirette insanları saadet yoluna koyup düzenlerini sağlayan dindir. Atanız! İbrahim Halil'in dinidir. Şirkin ve batılın bütün vesilelerim bırakıp hak dine yönelerek, bu dine sarılın. Zaten her namazdan "Bizi dosdoğru yola ilet”diye[ dua etmiyor muyuz? ibrahim Peygamber asla Allah'a eş koşanlardan olma-î di. Putları tanrı edinen; meleklerin Allah'ın kızları, Uzeyr veya Mesih'in ise! Allah'ın oğlu olduğuna inananlar yok mu, bunlar müşriktirler. Hz. İbrahim'ini dininden değildirler. "îyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir hulûsla' Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine uymuş olan kimseden daha güzel bir din sahibi kimdir? Allah, İbrahim (A.S.) i dost edinmiştir"[278]

    Bu, Allah'ın, peygamberleri için seçip beğendiği ihlâs ve amel dinidir. "Doğrusu Allah katında makbul olan din, İslâmdır"[279]

    "Kim islâmdan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden ka­bul olunamaz ve ahirette de o, ebedi zarar çekenlerdendir!'[280]

    İnançta katıksız tevhid işte budur.

    Ey Muhammed, onlara da ki: Doğrusu benim namazım, duam, ibade­tim, nüsüküm, sağlığımda yaptığım işlerim, hatta ölümüm ve dirimim, hep, ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah İçindir. Ben böylece emrolundum. Ben, Allah'ın emrine uyup teslim olan müslümanlarm ilkiyim.

    Bu ayet-i kerime, müslümamn bütün amellerini bir arada anlatmakta­dır. Müslümanm; namaz kılarken, diğer ibadetleri eda ederken, yaşarken, bir takım amellerde bulunurken, ölürken, daima niyetini halis yapmalıdır. Yap­tığı her şey sırf Allah nzası için olmalıdır. Yaşarsa Allah için yaşamalıdır. Emir ve hüküm Allah'ındır.

    "Müslüman olarak öldürüldükten sonra Ölmek artık umurumda değildir. Her nerede olursa olsun Düşüp Ölmem, Allah içindir!'

    Müslüman kişi hayata tutkun olmaz. Ölümden de korkmaz. Bilakis. Allah yolunda can vermek, onun en yüce arzusudur. Cihaddan geri durmaz. İyilimi emredip, İnsanları kötülükten sakındırma konusunda tembellik etmez. Rah­manın askerleri sahabiler —Allah onlardan razı olsun— İşte böyledir.

    Ey Muhammed, onlara de ki: Allah'dan başka bir Rab mi arayacağım? Ve bunu O'na ibadet konusunda ortak mı koşacağım? Dua ederken o ortağa mı yöneleceğim? Noksanlıklardan mühezzeh yüce Allah, her şeyin Rabbidir. Her şeyin yaratıcısıdır. Her çeşit kudret, ibadet ve duanın yalnızca bir Al­lah'a yapılabileceğini Kur'an-ı Kerim cidden açık bir ifadeyle bildirmektedir. Halis din, işte budur.

    Bir kimse suç ve günah İşlerse, cezasını ancak kendisi çeker. Hiç bir kimse, kendisinden başkasının günah yükünü taşımaz. Bilakis, herkes kendi kazan­dığına (günahına) karşı rehinedir. "Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendi­ne ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır."

    De ki: (Ey tevbekâriar) çalışın. (İstediğinizi yapın). Çünkü yaptıklarını­zı Allah da, Resulü de mü'minler de görecektir."[281] Din dediğin işte budun .Çalışma ve gayret dinidir. Kuruntu, gurur ve aldanma dini değildir.

    Bu vasiyet; insanlık toplumunu islâh etmenin en büyük desteği ve İslâm dininin en yüce meziyetlerinden biri olmasının yanı sıra bütün çeşitleriyle pu­tperestliği yıkan en güçlü etkenlerden biridir.

    Sonra hepinizin dönüşü, başkasına değil Allah'adır. O'na döndükten son­ra da, üzerinde ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri.size haber verecek ve bu yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandıracaktır. [282]

    Allah'ın, Yaratıklarına İlişkin Yasası

    165- Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve ki­minizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur. Doğrusu Rabbinin cezalan­dırması sür'atîidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder. [283]

    Açıklama:

    Deva dediğin işte budur. Başkası değil... Nefisleri sakinleştiren ve kalp­lere huzur veren ilaç, sadece budur. Bizler, bizden önce yaşamış olan milletlerin halefiyiz. Bizler, kalıcı değiliz. Dünyaya nasıl geldiysek öyle de çıkıp gide­ceğiz. Bizden öncekilerin halefleri olduğumuziçin,gerçekte bu dünyada mül­kümüz yoktur. Tasarruf yetkisine de sahip değiliz. "Sizi halifeleri (mirasçıla­rı) kıldığı maldan (Allah yolunda) harcayın"[284]. Durum bu merkezde oldu­ğuna göre nedir bütün bu düşmanlıklar, boğazlaşmalar, cinayetler, köpekleş­meler. Emanetçisi kılındığınız mallarda nedir bu cimriliğiniz?

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, sizi denemek için; ilim, amel, zenginlik ve yoksullukta derecelerle Birbirinize üstün kıldı. Her şey O'nun yanındadır. Zengini dener: Malının zekâtını veriyor mu? Malının fazlasını sa­daka olarak veriyor mu? Fakire, muhtaca ve düşküne şefkat mi gösteriyor? Yoksa haris ve tutkun mudur? Taş gibi sert ve katı mıdır? Yüce Allah, bunun yanında fakiri de dener; Sabredip halinden razı mıdır? Yoksa şikayet edip küfür mü ediyor?

    Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, bir kısmımızı bir kısmımıza üs­tün kıldığına göre, bize düşen sadece şudur: Çalışıp gayret gösetereceğiz. Al­lah'ın kaza ve kaderine sabredip razı olacağız. Bize gelecek olan şeyin, —baş­kaları bizden savmaya çalışırsa bile— mutlaka geleceğine, bize gelmeyecek şeyin —başkaları bize getirmeye çalışsa bile— asla bize gelmeyeceğine inan­malıyız. "Elde edemediğimize üzülmeyesİniz ve (Allah'ın) bize verdiğine de güvenip sevinmeyesîniz."[285]

    Hülasa bu; kin ve kıskançlığı, çekememezliğî yok edecek ruhi bir ilaçtır. Ekonomik ilacın ise ne olduğu bilinmektedir. Ayet-i kerime ona da işaret etmektedir.Bu ilaç, mutlak ve mukayyed zekatta kendini gösteren sosyal ada­let ve sadece İslâm hukukunda mevcut olan malî sistemdir ki; îslâm âlemi bu ekonomik sistemi uygulamaya muhtaçtır.

    Şüphesiz Rabbin, hesabı çabuk görendir. Azabı şiddetli olandır. Verece­ği azabı ihmal etmez. İhmal eder gibi görünürse de aslında O, yakaladığında hiç bırakmamak üzere zalime —biraz daha günah işlesin ve cezası ağırlaşsın diye— süre tanımaktadır.

    Cenab-ı Allah, zayıf ve düşkün kimseye bazen öyle bir güç verir ki, bu güç karşısında despot hükümdarlar bile hayretten dona kalır. Zamanımızda başımıza gelen olaylardan ibret alın. "Size dokunan musibetler, elinizin ka­zandığı (günahlarınız) dolayısıyladır?' Şüphesiz Rabbin, tevbe eden herkesi bağışlar. İyilik eden herkesi "esirger.[286]


    _________________
    rüzgar ne kadar güçlü essede;kayadan götüreceği tozdur...



    ۞ Forumumuzu Yaşatan O Sizin Güzel yorumlarınızdır YORUMLARINIZI EKSİK ETMEYİN ۞

      Forum Saati Paz Ara. 17, 2017 7:21 pm